"...Riley?"
"Tünaydın, Aerith."
O an her şey sessizliğe gömüldü. Agresif ve bariz bir şekilde ondan kaçınmaya çalışan insanların bakışlarının artık hiçbir önemi yoktu çünkü şu an görebildiği tek şey bir çift gözdü; kelimenin tam anlamıyla.
Riley tam önünde duruyor, tahtın görüşünü engelliyordu. Hiçbir şey duymuyordu ve Riley'yi tanıyorsa, muhtemelen etraflarına telekinetik bir balon yerleştirmişti.
"Ne zaman—"
Ve ilk defa; themarian kraliyet ailesiyle defalarca yüzleşip karşılarına çıktıktan sonra—Riley sonunda diz çöktü.
"Ne... yapıyorsun sen?" Aerith'in tek yapabildiği bir kaşını kaldırmaktı; ses tonu hafiften eğlenir gibiydi.
"Sana teslim oluyorum, Aerith."
"Hel Hanesi'nden Aerith!"
Mübaşir, Aerith'in gelişini duyurup onu yerine geçmeye çağırırken yüksek bir ses tüm taht salonunda yankılandı. Buna rağmen neredeyse hiç kimse dikkate alıp ayağa kalkmadı; kalkan birkaç kişi olmuştu ama başkasının kalkmadığını fark ettiklerinde onlar da hemen geri oturdular.
"..." Riley başını kaldırıp Aerith'e baktı, ardından ayağa kalkıp ona yürüyecek alan açmak için kenara çekildi. Bunu gören Aerith, sadece küçük ama çok derin bir nefes verebildi.
"Yani Hera seni gerçekten buraya getirebildi," dedi ardından, "Peki, Theran deneyimin şu ana kadar nasıl? Sana söylemiştim, themarianların hepsi doğuştan psikopattır."
"..." Riley başını yana eğdi, ardından taht salonundaki insanları inceledi, "Şu ana kadarki deneyimim fena değildi, Aerith. Bana normal görünüyorlar."
"...Tabii ki," Aerith iç çekip gözlerini kapatmakla yetindi, "Kiminle konuştuğumu unuttum."
"Benim, Aerith," Riley'nin gözleri, Aerith'in gözlerinin içine bakarken birden büyüdü, "Ben Riley Ross."
"Ne—Evet, kim olduğunu biliyorum!"
"Bu iyi," Riley sonrasında hafif ama çok derin bir iç çekti, "Sonra tekrar konuşuruz, Aerith."
"Kimsenin beni ziyaret etmesine izin yok," Aerith başını iki yana salladı ve bir kez daha iç çekti. Ancak Riley pek umursamış görünmüyordu; Aerith onun uzaklaşıp, diğer izleyicilerle birlikte kenarda oturan olağanüstü uzun boylu bir kadınla ve Yüce Milis'in bir üyesinin yanına katılışını izledi.
Theran'da bile, Riley en tuhaf yoldaşları etrafına topluyor, diye düşündü Aerith. Tahta doğru yürüyecekti ama uzun boylu kadının doğrudan gözlerinin içine baktığını fark etti.
"..." Aerith bunun kim olduğunu merak ederek sadece tek kaşını kaldırdı. Ancak birkaç nefeslik bakışmanın ardından, Aerith nihayet halının üzerinden yürüdü; kaideye—hayır, onun için hazırlanmış sahneye çıktı.
"Aerith'Hel!"
Ayağı kaideye dokunduğu anda, mübaşirin sesi salonda bir kez daha yankılandı.
"Yüce Ekselansları Kral Arthus'un geriye kalan tek varisi olduğunu gayet iyi bilmesine rağmen Theran'ı terk etmekten ve Hel Prensesi olarak görevlerini bırakmaktan suçludur. Kral'ın emirlerine rağmen Aerith'Hel ayrılarak yeni neslimiz için kötü bir örnek teşkil etmi—"
"Caitain'Ur'u bulup avlamak için ayrıldı!" Ve mübaşir sözünü bitiremeden, izleyicilerden biri sesini yükseltti, "Bunu şu amaçla yaptı—"
Fakat ne yazık ki, etrafındakiler hızla ağzını kapattı.
"Gereksiz yere konuşursanız taht salonundan atılacağınızı unutmayın," mübaşir lafa karışan kişiye ters ters baktıktan sonra boğazını temizleyip sunumuna devam etti,
"Kral Arthus'un Hükmünün 5.455'inci yılında, Aerith krallığa sadık 10 muhafızı sonsuz ölümlerine gönderdi. Sadece sevgili yuvamız Theran'dan ayrılmasını engellemekle emredilen krallığın, Hel'in 10 vatandaşı...
...Şimdi bile aileleri onların kaybının yasını tutuyor."
Bu sözlerle birlikte fısıltılar ve mırıltılarla dolu olan taht salonu yavaşça sessizliğe büründü; hepsinin başı öne eğilmişti.
Riley, Aerith'in de kaşlarının çatılmaya başlamasını izledi; saniyeler geçtikçe ağırlaşan nefes alışları uzaktan bile onun için bariz bir şekilde görülebiliyordu.
Buna mahkeme diyorlardı ama kimse Aerith'i savunmuyordu bile. Öylece tahtın önünde duruyordu... utancını herkesin görmesi için krallığın önünde öylece duruyordu. Bu bir mahkeme değildi; bu bir gösteriydi.
"Bu en yüksek dereceden bir vatana ihanettir; Krallığımızın daha önce hiç görmediği türden bir ihanet. Ve yasalara uygun olarak..." Mübaşir, herkesin kulaklarını delip geçen yüksek sesiyle sessizliği bozdu, "...Aerith'Hel Sonsuz Ölüm'e mahkum edilecektir!"
"..." Mübaşirin sözlerini duyan Riley'nin elleri yumruk halini almaya başladı.
"Aerith'Hel'in adil yargılamasına tanıklık etmek için bugün bir kez daha burada toplanmış bulunuyoruz!" Mübaşir devam etti, "Başlangıçta bugün onurlu jürimizin Aerith'Hel'in kaderini belirleyeceği gün olacaktı. Ancak sanık bugün bize başka bir tanık daha sundu!"
İzleyicilerin fısıltıları bir kez daha havada uçuştu. Aerith'e gelince, mübaşirin sözlerini duyduğunda tek yapabildiği iç çekip başını iki yana sallamak oldu.
Kendisinin bile haberdar olmadığı yeni bir tanık—sadece tek bir kişi olabilirdi.
"Tanık Riley Ross'u öne çıkması ve tahtın önünde diz çökmesi için çağırıyoruz!"
Ve Riley hiç tereddüt etmeden yerinden kalktı; herkesin gözü ona dönmüş, kim olabileceğini merak ediyorlardı. Hatta bazı kadınlar birbirlerine fısıldarken yüksek sesle şaşkınlık nidaları attılar.
"O bir evaniel mi? Buraya girmelerine izin verilmediğini sanıyordum?"
"Onda biraz enerji hissedebiliyorum; melez mi?"
"O... çok yakışıklı. Acaba o—"
"Sessiz olun!"
"..." Riley tüm bu bakışları ve fısıltıları pek umursamadı. Bunun yerine tahtın önünde sakince durdu; gözlerini tahta dikmiş, tahtın yapıldığı o erimiş ve birbirine kaynamış taçlara bakıyordu,
"Kral Arthus nerede?" dedi sonra Riley.
Ve insanlar onun diz çökmediğini görünce, bir şaşkınlık nidaları ve fısıltılar orkestrası bir kez daha havada dans etti.
"Jüri size bir soru sorana kadar konuşma izniniz yok!" Mübaşir hızla sesini yükseltti.
"..." Riley dönüp tahtın yakınında oturan 10 kişiye baktı; hepsi onu tepeden tırnağa süzüyor, hatta bazıları ruhunun derinliklerine bakıyor gibiydi. Riley daha sonra aralarında en yaşlı gibi görünenine döndü; orta yaşlı bir adamdı ve saçlarının yan kısımları şimdiden beyazlama belirtileri gösteriyordu.
Yanındaki diğer 9 kişinin çok ötesinde bir otorite ve özgüven havası taşıyordu. Eğer Riley haklıysa, bu kişi Prenses Tifa'nın en büyük oğlu Lucien olmalıydı.
"..." Lucien, Riley'nin ona baktığını fark edince kalın kaşları hızla çatıldı. Ancak Riley irkilmedi ya da bakışlarını kaçırmadı.
"Jürinin tanığa davayla ilgili önemli gördüğü herhangi bir soruyu sorma izni vardır," diye duyurdu mübaşir, "Tanık doğru cevap vermek zorundadır ve doğru cevap verecektir, çünkü yalanlarını tespit edebilecek bir cihaza sahibiz."
Ardından mübaşir bir küre havaya kaldırdı, "Eğer bu küre kırmızı yanarsa, tanık yalan söylüyor demektir ve bu nedenle bir tanık olarak güvenilirliğini kaybedip taht salonundan atılacaktır."
"..."
"Herkes anladıysa duruşmaya devam edeceğiz," diyerek yerine oturan mübaşir jüriye baktı, "Jüri, tanığa soru sormaya başlayabilirsiniz."
Riley nihayet bakışlarını Lucien'den ayırdı, ardından Aerith'e bakıp başparmaklarını havaya kaldırdı.
Aerith bir kez daha, oğlu tarafından utandırılan bir anne ya da kasten alay edilen eski bir en yakın arkadaş gibi hissetti. Sonunda Riley durumu onun için kalıcı hale getirmedi ve tekrar tahta döndü.
Ve şimdi onun sırtına bakarken, Aerith'in tek yapabildiği gözlerini kapatmaktı. Paige de önceki mahkemede onun için tanık olarak kürsüye çıkmış; hatta Aerith'in Dünya için tam olarak neler yaptığını göstermek adına projeksiyon yeteneklerini kullanmıştı.
Ama bunun hiçbir önemi yoktu. Başına gelen her şey sadece gösteriş içindi—bunu herkes biliyordu.
Aslında, en başta bu gezegene neden geri döndüğünü bile bilmiyordu. Belki bir yanı hâlâ ailesinin onu iyi karşılayacağını umuyordu ama hayır. Adalete teslim edeceğine söz verdiği suçlu Caitlain'Ur'u getirmiş olması bile babası tarafından tamamen görmezden gelinmişti.
Gerçi içten içe büyük bir kısmı bunun olacağını—yargılanacağını—biliyordu. Belki de...
...Belki de ne kadar yorgun olduğunu hafife almıştı?
Evrenin bir ucundan diğer ucuna seyahat etmek, Bilinmeyen'i aşmak, Dünya'yı bulmak, Caitlain'Ur için orada kalmak, insanlar için orada kalmak, savaşmak, güzel bir insana aşık olmak, savaşmak, bir erkek çocuk dünyaya getirmek, savaşmak, aşktan düşmek, savaşmak... savaşmak, ölümüne savaşmak, dinlenmek, yeniden uyanmak.
Dünya'daki zamanı kısaydı ama en çok orada yorulduğunu fark etmişti. Eğlenceliydi, sadece burada kalmış olsaydı yaşayacağının aksine, hayatını dolu dolu yaşamıştı.
O halinden memnundu. Dünya insanlarını kötülükten korumak için üzerine düşeni yapmıştı.
Ancak son anlarında onu savunacak kişinin, insanları korumaya çalıştığı o kötülüğün ta kendisi olacağı hiç aklına gelmezdi. Onca acı çekmelerinin nedeni olan kişi.
"..." Aerith tek yapabildiği gülümsemek oldu. Kader... kader onunla oyun oynuyordu.
"Suçluyla ilişkiniz nedir?"
Ve nihayet, onca sessizlikten sonra, jüri üyelerinden biri elini kaldırıp ilk soruyu sordu; ne var ki Riley ona bakmadı bile.
"O benim sevgilim."
"!!!"
"Riley, burada yalan söyleyemezsin."
Aerith yüzünü kapatıp iç çekmeden edemedi. Diğerleri ise hızla mübaşirin elinde tuttuğu küreye döndüler.
"Yalan mı?" Riley yüzünde beliren belli belirsiz bir gülümsemeyle bir kez daha Aerith'e baktı,
"Benim böyle bir yeteneğim yok, Aerith."

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!