"Biz... Az önce harika bir haber aldık. Mega Kadın... Megakadın..."
İnsanların sevinç çığlıkları sokakları doldurdu, kükremeleri tüm dünyada yankılandı, umutları gökyüzünde dalgalandı. Gezegenin her köşesi, kurtarıcılarının, Dünya'nın en güçlü savunucusunun yeniden doğuşunu ekranlarından ve televizyonlarından izlerken kutlama yapıyordu.
Tüm medya, tüm haber kanalları aynı sözleri tekrar tekrar söylüyordu: "Megakadın geri döndü."
"Ayrıca... Megakadın'ın ortaya çıkışıyla birlikte uzaylıların dünyayı terk etmeye başladığına dair farklı raporlar da alıyoruz!"
"Bu... bu gerçekten de– ne? Açıklama mı yapacak?"
Ve bu sözlerle birlikte herkes ekranlarının sesini sonuna kadar açtı. Megakadın bugüne kadar bir kez bile kendi isteğiyle böyle bir şey talep etmemişti. Ve şimdi, onun bizzat kendilerine seslendiğini mi duyacaklardı?
Bu, kimsenin kaçırmak istemeyeceği bir olaydı. Sığınaklarda olanlar, hastanelerde olanlar, hepsi onun sözlerini dinlemek için güçlerini topladılar.
"Selamlar, Dünya halkı."
Megakadın'ın sesi tüm gezegende yankılandı; insanlar ekranlarının başından izlerken bu sese sadece sessizlik eşlik ediyordu. Megakadın... Megakadın gerçekten de geri dönmüştü.
Umut Loncası'nın bazı üyeleri ve isimlerini hayal meyal hatırladıkları diğer birkaç kahraman da onun arkasındaydı. Ancak kısa süre sonra ekranda hepsinin isimleri belirdi.
İmparatoriçe.
Kasap.
Tempo.
Hera.
Kara Çan.
Katrina Kasırgası.
Ve son olarak, Megakadın'ın çocukları olarak etiketlenen... Megakız ve Monark.
Bu, kimsenin beklemediği veya öngörmediği bir aydınlanmaydı ama yine de... gözleri hâlâ Megakadın'a ve onun bir sonraki söyleyeceklerine kilitlenmişti. Ancak, Megakadın'ın ağzından dökülen bir sonraki cümle, hızla herkesin nefesini kesmesine neden oldu.
"...Bu, çok uzun bir süre için hepinize seslendiğim son sefer olacak," diyerek derin bir nefes verdi Megakadın, bu tarihi olayı çekmesine izin verilen tek kameraya bakarken.
"Gezegeninizde bu kadar uzun süre kalmama izin verdiğiniz için... teşekkür ederim. Ancak yaşanan olaylar ve hükümetin bana yaptıkları yüzünden, korkarım ki misafirliğimi fazla uzattım."
"..." İnsanlar, Megakadın'ın karşısında olmasalar bile, onu rahatsız etmemek veya sözünü kesmemek için sadece nefeslerini tutabildiler.
"Yakında bu gezegenden ayrılacağım."
Ve bu sözlerle... dünya bir nefes alışla doldu; herkesin aynı anda, tek bir ağızdan kesilen nefesiyle.
"Ama korkmayın, etrafınız her zaman benden bile daha yetkin insanlarla çevriliydi," Silvie ve diğerlerini işaret ederken Megakadın'ın yüzünde küçük bir tebessüm belirdi,
"Sizi Darkday'i mağlup eden insanlara emanet ediyorum."
"!!!"
"Evet, doğru duydunuz. Benim ortaya çıkışımla birlikte Darkday de geldi," Megakadın başını sallarken hafifçe iç çekti,
"Bu kez savaşımız uzaya taşındı. Ve Darkday, en nihayetinde arkamda gördüğünüz bu çocuklar tarafından alt edildi."
"..." Megakadın'ın onları işaret etmesiyle Silvie ve Bebek Ekibi'nin diğer üyeleri başlarını öne eğdiler, adeta kameraya bakmayı reddediyorlardı.
"İçlerinde şu an iyileşme sürecinde olan bir kişi daha var," Megakadın tekrar kameraya dönerken başıyla onayladı, "Nükleer B- Nükleer Seraf¹. Son darbeyi vuran ve Darkday'i temelli öldüren kişi."
Gary ağzını açtığında bir şey söylemek istiyor gibiydi ama tekrar yana bakarak sessiz kalmaya karar verdi.
"Bu doğru, Dünya halkı...
...Darkday artık yok."
Megakadın daha sonra gökyüzüne doğru bakarken gözlerini kapattı, "Ve umarım bir yenisini daha yaratmazsınız...
...Söylemek istediklerim bu kadardı, bilmeniz gereken diğer şeyleri size İmparatoriçe anlatacak."
Ve bu sözlerle Megakadın uçup gitti; İmparatoriçe öne çıkarken Monark'ı da yanına aldı ve onu Bebek Ekibi'nin geri kalan üyeleri takip etti.
Önde duran İmparatoriçe'nin ilk sözleri, "Umutta, fedakarlık vardır." oldu,
"...Geçtiğimiz birkaç gün içinde birçoğumuz ve birçoğunuz öldü. Sevdiklerinizi korurken, yabancıları korurken. Bugün, gururla söyleyebilirim ki yola devam edeceğiz, hepimiz... kahramanlar olarak. Ama umutta, fedakarlık vardır...
...İçimizden biri, Beyazkral da Darkday'i yenmek için kendi hayatını feda etti."
Megakadın'ın dönüşü, ayrılışı... ve şimdi de gezegendeki en ilham verici süper kahramanın ölümü mü?
İnsanlar artık sevinmeleri mi yoksa üzülmeleri mi gerektiğini bilmiyorlardı. Yapabilecekleri tek şey, İmparatoriçe hikayesine devam ederken onu dinlemekti...
...Bir zafer ve fedakarlık hikayesi.
Neredeyse tam bir saat sürdü; detaylıydı. Ama insanlar bir an bile dinlememezlik etmediler. Herkes birer birer ayrılırken İmparatoriçe'nin son iç çekişine kadar dinlemeye devam ettiler.
Ve sonra, bir kez daha, sessizlik. Dünya duyduğu her şeyi kabullenmeye çalışırken çöken bir sessizlik. Ama toparlanacaklar. Geriye kalanlar için hayatlarını feda eden herkese borçlarını ödemek için yapabilecekleri tek şey belki de buydu.
Toparlanacaklar.
***
"Hannah... hazır olduğunda seni dışarıda bekliyor olacağız."
"E... evet kanka. M... Megakadın sana harbi taşşaklı bir isim bile seçti."
"Bence... kızı biraz dinlenmeye bırakmalıyız."
"Ben... bize biraz kahve yapayım."
Bebek Ekibi üyeleri şu anda Ross'ların evinde, Hannah'nın odasının önündeydi. Tam bir saat boyunca orada beklediler ama duyabildikleri tek şey Hannah'nın bir nebze ağırlaşmış nefes alışverişleriydi.
Silvie, Katrina ve Bella aşağı indiler; Gary ise Riley'nin odasına girdi.
"Yani... onun odası burası mı?"
"Evet."
Ve Megakadın oradaydı, odanın tam ortasında duruyordu; elinde, kendisinin tüm o... nahoş fotoğraflarını barındıran Riley'nin telefonu vardı.
"Çok... delice, değil mi Megakadın?" Gary, Riley'nin yatağına otururken hafifçe kıkırdadı, "Kim bilebilirdi ki... kim bilebilirdi onun bu kadar yakınımızda olduğunu. Dürüst olmak gerekirse... şu an ne hissedeceğimi bile bilmiyorum."
"Bana Megakadın deme."
"...Anne."
"Güzel," diyerek burnundan güldü Megakadın, "Annenden... bir sarılma ister misin?"
"..." Gary birkaç saniye boyunca Megakadın'a baktı, ardından uzun, derin bir iç çekti... ve başını iki yana salladı,
"Yok... kalsın. Sen gittikten sonra bunun eksikliğini o kadar da çok hissetmek istemiyorum. Zaten... anne-oğul tiyatrosu için de artık çok geç," dedi Gary odadan çıkmaya yeltenirken,
"Peki... şimdi ne olacak? Bernard kilit altında, Darkday'in tutsakları kayıp, Tomoe ortada yok ve Hannah o siktiğimin odasından çıkmayı reddediyor. Her şey o kadar...
...siki tutmuş durumda ki."
"Siz..." Megakadın da oğluna bakarken kendi kendine iç çekti, "...Siz sadece birbirinizden kopmayın."
"...Birbirimizi bir daha görebilecek miyiz, anne?"
"Sen... çok uzun bir hayat yaşayacaksın," diye başını salladı Megakadın, "Göreceğiz, buna söz veriyorum."
"Bu iyi," diyerek gülümsedi Gary, "Bir dahaki ziyaretinde, artık çalışmana izin vermeyeceğime söz veriyorum, böylece bir anne olarak gerçekten biraz zaman geçirebilirsin, bu konuda biraz çuvalladın çünkü."
"...Biliyorum."
"Şey... hoşça kal–"
Ve Gary sözlerini bitiremeden, annesinin kucaklamasının sıcaklığını hissetti.
"Arkadaşlarına... iyi davran, oğlum," diye fısıldadı Megakadın.
"..." Gary başını annesinin kollarına yasladı, ardından başını sallayarak uzaklaştı... bunu yaparken bir yandan da el sallıyordu, "Görüş...
...yakında tekrar görüşürüz, anne."
***
"Hepsi bu kadar mı?"
"...Biri eksik."
"Kim?"
"...Bayan Friday, birkaç gün önce Bay Diley tarafından götürülmüştü."
Antarktika'da bir yerlerde, yüzden fazla insan sıraya dizilmişti– hepsi de kalın kürk ceketler giyerek tek sıra halinde yürüyorlardı. Ve önlerinde, gözleri faltaşı gibi açık bir şekilde her birini dikkatle izleyen Gardiyan duruyordu.
Başını arkasındaki... karanlık silüete doğru çevirirken mırıldandı, "Patron'un klonları aniden ortadan kaybolduğunda... bazıları kaçmaya çalıştı."
"Ama büyük bir çoğunluğu, bunun patronun bir planı olduğunu ve kaçmaya çalışarak herkesi tehlikeye attıklarını söyleyerek kaçanları durdurdu."
"Kaçmaya çalışanları tecrit edebilir misin?" diye fısıldadı karanlık silüet.
"Bu... biraz zaman alabilir çünkü misafirleri yerleştirecek bir yer bulmamız gerekiyor," Gardiyan rüzgar şiddetlenmeye başladığı için pek duyamadığından sesini hafifçe yükseltti, "Ama... sanırım kim olduklarını hafızama kazıdım."
"Bu bir sorun değil."
Silüet daha sonra öne çıktı ve bunu yapar yapmaz, üzerinde durdukları devasa buzul titremeye başladı– ve neredeyse anında, sadece tek bir şıklatmayla... misafirlerin durduğu yerin arkasından bir buz sarayı yükseldi.
"İşini yap, Gardiyan."
"E... em... emredersiniz..." Gardiyan uzaklaşmak üzereydi ama daha tek bir adım bile atamadan başını silüete doğru çevirdi, "Size... ne diye hitap edelim?"
"To..." Silüet daha sonra elinde duran kaskı kaldırdı ve dikkatlice taktı,
"Hayır. Bana...
...Gecekraliçesi olarak hitap edebilirsiniz."
Ve bu sözlerle Tomoe Reynolds arkasına yaslandı; oturduğu an hemen arkasından bir taht yükseldi.
***
"O... Onu gerçekten artık hissedemiyorum."
"N... ne? Ama... nasıl... bu nasıl mümkün olabilir?"
"Ben... bilmiyorum, ama diğerleri... diğerleri de gitti. Artık... artık onlarla bağlantı kuramıyorum."
Dünyanın bir yerindeki terk edilmiş bir binada, gölgelerin arasına saklanan iki kişi vardı. İçlerinden biri tepeden tırnağa bir pelerinle kaplıydı– ama buna rağmen en ufak hareketleri...
...solgun beyaz tenini ve saçlarını açığa çıkarıyordu.
"Patron... gerçekten ölmüş olabilir mi? Ama o zaman neden...
...neden ben hâlâ buradayım?"
*¹ Seraflar, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'da, Tanrı'nın tahtını çevreleyen ve sürekli O'nun adını öven meleklerdir. "Tanrı'ya olan yakıcı sevgileri" nedeniyle "Seraf" (yananlar) olarak adlandırılırlar.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!