Hafta sonu göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve turnuva günü sonunda gelip çattı.
Muhabirler akademi kampüsünü doldurmuştu ve ana kapılardan içeri giren farklı renklerdeki otobüsler akademinin yollarında boy göstermeye başlamıştı. İnsan diyarındaki irili ufaklı tüm akademiler bu etkinlik için bugün burada toplanmıştı.
Yürüdüğüm her yerde insan görmek mümkündü. Sanki Noel zamanında dünyadaki New York Times Meydanı'ndaymışım gibi hissediyordum.
Burası inanılmaz kalabalıktı.
"Turnuva hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?"
"Neleri başarmayı planlıyorsunuz?"
"Sizce bu turnuvanın favorileri kimler?"
Etrafta dolaşırken muhabirlerin bazı öğrencilerle yaptığı konuşmalara kulak misafiri olabiliyordum.
Öğrencilerin bir kısmı Lock'tan, bir kısmı ise diğer akademilerdendi.
"Neredeler acaba?"
Akademinin ana kapısına vardığımda sağa sola bakındım. Ne yazık ki nereye bakarsam bakayım, içeri girmeye çalışan sonsuz bir insan kalabalığından başka bir şey göremiyordum.
Şu anda ailemi arıyordum.
Turnuvaya katılacağımı öğrendiklerinde, canlı izleyebilmek için etkinlik biletlerini onlara göndermem konusunda beni zorlamışlardı.
'Hayır, canlı izlemek istiyoruz! Madem sahneye çıkıyorsun, sana tezahürat yapmak istiyorum!'
Anneme televizyondan izlemesini söylediğimde verdiği tepki tam olarak buydu.
Annemle tartışmanın faydasız olduğunu bildiğimden, taleplerine hemen boyun eğmiştim ve bu da beni şu anki duruma getirmişti.
"Ren!"
Aniden tanıdık bir ses bana seslendi. Arkamı döndüğümde yüzümde bir gülümseme belirdi.
"Geldiniz demek."
"Tabii ki! Senin için bu kadar önemli bir günü asla kaçırmazdık!"
Annem kucağında Nola ile yanıma geldi. Arkasında babam vardı ve bana doğru başıyla selam verdi. Ben de ona aynı şekilde karşılık verdim.
"Abwi!"
Nola, ellerini bana doğru uzatarak seslendi.
"Gel bakalım buraya."
"Tehehe."
Nola'yı koltuk altlarından yakaladığımda birden kıkırdamaya başladı. Bu durum kaşlarımı kaldırmama sebep oldu. Aklıma haince bir fikir geldi.
"Oh? Gıdıklandın mı sen? Daha fazlasını ister misin?"
"Kyaaaaaaahahaha!"
Koltuk altlarını hafifçe gıdıkladığımda Nola aniden çığlık attı. Onun çığlıklarını duyunca daha da gülümsedim ve biraz daha gıdıkladım.
"Ren, kardeşini rahat bırak!"
Annem omzuma hafifçe vurarak beni azarladı.
"Tamam, tamam, durdum."
"Büyük abwim çok kötü biwi."
Nola bana bakıp dudak büktü. Gözlerinin kenarında yaşlar birikmişti.
"Kıyamam sana, özür dilerim Nola. Turnuvayı kazanarak kendimi affettireceğim, tamam mı?"
"Hıh."
Nola başını çevirdi ve beni görmezden geldi. Boynumun yanını kaşıdım.
"Pekala, sen kazandın."
İç çekerek gizli silahıma başvurmaya karar verdim. Bilekliğime dokunarak bir parça şeker çıkardım. Anında Nola'nın gözleri parladı.
'Hehe, rüşvet sanatında şimdiden ustalaştım.'
Nola avutulması çok kolay bir çocuktu. Basit bir şeker parçasıyla her türlü kini anında unuturdu.
"Hayır, istemiyowum."
Nola tam şekeri tutacakken aniden durdu. Elini geri çekerek beni görmezden gelmeye devam etti.
"Ha?"
Zihnimin çarkları bir an için durdu.
Senaryo böyle ilerlememeliydi. Şekeri alıp beni hemen affetmesi gerekiyordu. Neden böyle olmamıştı?
'Ah, belki de başka bir şeker daha istiyordur. Ne kadar da tatlı.'
Aniden bir fikir aklıma yattı. Bu gerçekten de mantıklıydı.
"Pekala, al bakalım."
Bir şeker daha çıkarıp Nola'nın eline koydum. Yine başını salladı.
"Hayır!"
"Seni gidi..."
Gözlerim kısıldı. Bir tane daha çıkararak toplamda üç şeker verdim. Yine de Nola istifini hiç bozmadı.
"Nola, beni affetmen için ne yapmam gerekiyor?"
Onu bir türlü ikna edemeyince pes edip doğrudan sordum.
"Beş tane şekeş."
Nola göz ucuyla bana bakarken küçük elini açtı.
"Beş şeker mi?"
"Immm, beş tane!"
Nola başını salladı. Tavrı netti. Ona beş şeker vermediğim sürece beni dışlamaya devam edecekti.
"İyi, sen kazandın."
Hemen pes ettim. Kız kardeşime karşı kazanmamın hiçbir yolu yoktu.
Nola'nın istediği gibi ona beş şeker verdim. Zaten bitmek bilmeyen bir şeker stoğum vardı, pek de önemli değildi.
"Tamam, Nola seni affetti."
Şekerleri alan Nola mutlulukla gülümsedi. Sonra elimi uzatıp başımı okşadı.
"Aferin benim akıllı oğluma."
"Ee..."
Ağzım açık kaldı, zihnim bir anlığına boşaldı. Az önce olanları idrak edemiyordum.
'Az önceki de neydi öyle?'
Nereden bakarsam bakayım, bana az önce bir köpekmişim gibi davranmıştı. Ben yokken dünyada neler değişmişti böyle?
'Angelica...'
O an aklıma bir fikir geldi.
Kesinlikle oydu!
Ondan başka kız kardeşimi bu şekilde bozacak kimse gelmiyordu aklıma.
'Lanet olsun, bunun hesabını kesinlikle soracağım...'
Yumruklarımı sıkarak içimden ant içtim.
Bunu yapmaya nasıl cüret ederdi...
"Ren, geç kalmıyor musun?"
Annem saatine bakarak bana hatırlattı. Hemen düşüncelerimden sıyrıldım.
'Hasiktir!'
Saatimi kontrol ettiğimde içimden küfrettim. Gerçekten de geç kalıyordum.
"Lütfen beni takip edin, sizi arena alanına götüreyim."
Kucağımda Nola ile arkamı döndüm ve ailemi hızla arena alanına götürdüm.
İntikamla ilgili tüm düşünceleri şimdilik bir kenara itmem gerekiyordu. İlgilenmem gereken daha acil meseleler vardı.
Ailemi arena alanına bıraktıktan sonra hızla soyunma odalarına doğru yol aldım.
"Geç kaldın."
Soyunma odasında beni bekleyen Kevin, saatini gösterdi.
"Kusura bakma, ailemleydim."
Aslında Kevin ile on dakika önce buluşmam gerekiyordu ama kalabalık yüzünden beklediğimden çok daha uzun sürmüştü.
"Ailen mi?" diye sordu Kevin.
"Evet, onlara arenanın yolunu gösteriyordum."
"Ah, anladım, güzel olsa gerek..."
Kevin başını hafifçe öne eğdi. Gözlerinde nostaljik bir bakış belirdi.
"Eee, şimdi ne yapıyoruz?"
Görmemiş gibi yaparak konuyu hemen değiştirdim.
"Diğer birinci sınıflarla buluşmamız gerekiyor, ondan sonra açılış törenine gideceğiz."
Kevin başını kaldırarak yanıtladı.
"O ne zaman?"
"Yaklaşık iki dakika içinde..."
Kevin saatini hafifçe eğerek cevap verdi. Soyunma odasına bir sessizlik çöktü.
"..."
"..."
"Siktir!"
Yüksek sesle küfrederek kıyafetlerimi çıkardım ve turnuva için özel olarak hazırlanmış yeni üniformayı giydim.
Yeni üniforma ağırlıklı olarak siyahtı; kenarlarında ve ambleminde altın ve beyaz dokunuşlar vardı. Üniformayı giymek zor olmadı, bir dakika içinde çoktan değişmiştim.
"Hadi gidelim."
Diğer kıyafetlerimi boyutsal alana koyup Kevin'ı takip ederek odadan çıktım.
Bu noktadan sonra, turnuva arkı resmen başlamıştı.
***
Gökyüzünü kara bulutlar kaplamış, sağanak yağmur yağıyordu.
"Haaaa?!" "Haaaa?!"
İnsanlarla dolu devasa bir arenanın içinde, kan donduran çığlıklar yankılanıyordu. Her yere kan sıçramış, arenanın zemini cesetlerle dolmuştu.
Vuaaa! Vuaaa! Arena tribünlerinden gelen coşkulu tezahüratlar arena zeminine kadar yankılanıyor, yarışmacıları adrenalinle dolduruyordu.
Eğitim alanının ortasında solgun bir genç duruyordu.
ŞIING!
Bir noktada, gencin arkasından birisi sinsice yaklaştı ve mızrağını kafasına doğru savurdu.
Tam mızrağın ucu gencin kafasına değmek üzereyken, genç başını çok hafifçe yana eğdi.
Mızrak ıskaladı.
Bir adım ileri atan genç arkasını döndü ve palasını savurdu.
Fışşş!
Havada güzel bir kavis çizildi ve her yere kan fışkırdı.
Güm!
Bunu küçük bir gümleme sesi izledi ve bir kafa yerde yuvarlandı.
"...bu on üçüncü."
Genç, palasını yana doğru savururken mırıldandı. Paladaki kan anında yere saçıldı.
Sonra arena zeminine baktı.
Nereye baksa cesetler yerde yatıyor, dövüş sesleri her yerde yankılanıyordu.
Dayanıklılığını biraz toparlayan genç, tekrar arbedeye katılmak üzereydi.
Ancak...
Biiiiip! Biiiiip!
Aniden arena zemininde iki büyük uyarı sesi yankılandı.
Aynı anda tüm yarışmacılar ne yapıyorlarsa bıraktılar.
"Denemeleri geçenleri tebrik ederiz. Başlangıçtaki 500 yarışmacıdan sadece 28'i hayatta kaldı. Hayatta kalan yarışmacıların lütfen arenadan dışarı çıkmaları rica olunur."
Katliamın sonunu belirleyen, arenanın etrafındaki hoparlörlerden yankılanan anonsçunun sesiydi.
Anonstan sonra arenada ayakta kalanların hepsi çıkışa doğru yürüdü.
Genç de öyle yaptı.
Birkaç dakika sonra, beyazlar giymiş çok sayıda kişi arenaya girerek yerdeki cesetleri temizlemeye başladı.
"Tebrikler, muazzam bir performanstı."
"Teşekkür ederim."
Arenanın çıkışına vardığında tanıdık bir ses gencin kulağında yankılandı.
"Şimdilik dinlensen iyi olur Matthew. Bir sonraki tur bir hafta sonra başlıyor, en iyi durumda olmazsan ölme ihtimalin var."
"Mhm, öyle yapacağım."
Genç, yani Matthew, başını hafifçe kaldırdı. Önünde yüzünde bir gülümseme olan siyah insansı bir yaratık duruyordu.
'Ne kadar zaman oldu acaba?' diye düşündü Matthew, önündeki Everblood'a bakarken.
Matthew'un son birkaç aya dair hatıraları pusluydu.
Birkaç ay önceki otel olayıyla ilgili yetkililer tarafından sorgulandıktan sonra, Matthew her şeyi geride bırakıp Everblood'ı Monolit'e takip etmeye karar vermişti.
Yeni hayatı işte o zaman başlamıştı.
Her gün bir mücadeleydi.
Sadece en güçlülerin hayatta kaldığı bir diyara atılan Matthew, her şey için savaşmak zorundaydı.
Her hafta 'arena oyunlarına' katılıyor ve liyakat puanları için yarışıyordu.
Oyun basitti; belirli bir süre içinde yüzlerce yarışmacı bir arenaya konuluyordu ve o andan itibaren herkes birbirine düşmandı.
Ya hayatta kalırsanız ya da bir rakibi öldürürseniz liyakat puanı kazanırdınız.
Orada her şey mübahtı. Kural dışı diye bir şey yoktu. Rakibini öldürdüğün sürece kazanan sendin.
Burası Monolit'ti ve Matthew son birkaç aydır böyle yaşıyordu.
Geriye dönüp baktığında, arena oyunlarına ilk katıldığı zamanı hala hatırlayabiliyordu.
O günü sanki dünmüş gibi hatırlıyordu. O günü nasıl unutabilirdi ki?
Onu değiştiren gündü.
Diğerlerinin arena zeminindeki o yozlaşmış bakışlarını hala canlı bir şekilde hatırlıyordu.
Bir noktada arenanın zemini çoktan kırmızıya boyanmıştı.
Arenada birçok güçlü rakip vardı ve tek bir dikkatsizlik hayatını kaybetmesiyle sonuçlanabilirdi.
Neyse ki hayatta kalanlar arasındaydı. Küçüklüğünden beri eğitim aldığı için Matthew'un becerileri birinci sınıftı. Onlar olmasaydı çoktan ölmüş olurdu.
Hayatta kalmak için çabalarken, oyunun bittiğini işaret eden siren sesini hala hatırlıyordu.
Tüm enerjisinin vücudundan çekildiğini hissetmiş, yere yığılıp boş boş gökyüzüne baktığını anımsıyordu. İşte o zaman değişmesi gerektiğini fark etmişti.
Ve öyle de yaptı...
Her hafta denemelere giriyor ve hayatını ortaya koyarak yarışıyordu.
Gücünün ancak gerçek bir ölüm kalım savaşıyla gerçekten gelişeceğini fark etmişti.
Bu Matthew'un arena oyunlarına onuncu girişiydi ve katıldığından beri köklü bir değişim geçirmişti.
Eski benliğini tamamen bir kenara bırakmış ve yeni benliğini kucaklamıştı...
Yeniden doğmuştu. Artık beklenmedik değişimlerle kolayca paniğe kapılan o saf eski Matthew değildi.
Şimdi her zamankinden çok daha sakin ve hesapçıydı.
...ve bunların hepsi önündeki Everblood sayesindeydi.
O olmasaydı, bunların hiçbiri olmazdı.
"Toplam 1.200 liyakat puanı kazandın. Fena değil, bununla gücünü daha da artırmak için bir iblis meyvesi satın almaya bir adım daha yaklaştın."
Everblood, Matthew'u düşüncelerinden sıyırarak omzuna vurdu. Bugünkü hasattan memnundu.
"Mhm."
Matthew başını salladı.
"Güzel, hadi gidip dinlenelim."
"Anlaşıldı."
Arkasını dönen Matthew soyunma odalarına doğru ilerledi.
Yürürken sol ayağı hafifçe aksıyordu.
Görünüşe göre yaralanmıştı. Yine de inatla dayanıyordu.
'Vay canına...'
Everblood, Matthew'a bakarken gülümsedi.
Onunla ilk tanıştığı zamanla kıyaslandığında Matthew eskisine göre çok daha sakindi. Ayrıca daha az konuşuyor ve daha kararlı davranıyordu.
Olgunlaşmıştı.
Mükemmel olmasa da Matthew'un üzerinde keskin bir hava vardı. Sanki her şeyi kesmeye hazır bilenmiş bir kılıç gibiydi.
Kılıç hala biraz kör olsa da biraz daha cilalamayla Everblood, durdurulamaz bir kılıç yaratacağından emindi.
Her gün hayatı pahasına dövüşen biri illa ki değişirdi.
Everblood, Matthew'un yetenekli olduğunu en başından beri biliyordu. Mevcut değişimi beklentileri dahilindeydi.
Hayır, aksine Matthew onun beklentilerini aşmıştı. O şüphesiz gizli bir cevherdi.
'Yine de henüz hazır değil...'
Everblood başını salladı.
Matthew'un gerçek bir elmasa dönüşmesi için önünde hala uzun bir yol vardı.
O zamana kadar Everblood onu parlatmak için elinden geleni yapacaktı.
"Hehehe, hadi gidip dinlenelim. Turnuva yakında başlamak üzere. Televizyonu açalım ve küçük tanıdığımız için tezahürat yapmaya başlayalım, ne dersin?"
Everblood hafifçe kıkırdadı. Arkasını dönüp Matthew'a yetişti.
"Umarım görüşmediğimiz süre boyunca ne kadar geliştiğini bize gösterir."
"Evet..."
Everblood'ın sözlerini dinleyen Matthew, palasının kabzasını sıktı.
'Turnuva, benim de orada olmam gerekiyordu...'
Geçmişteki o olay olmasaydı, o da turnuvanın katılımcılarından biri olacaktı.
Ne yazık ki hayatı artık değişmişti.
Artık eskisi gibi bir hayata sahip olamazdı.
Bunu biliyordu ama buna kızgın değildi. Sonunda adının tüm dünyaya yayılacağı bir gün gelecekti.
O zamana kadar kendini parlatmaya devam edecekti.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!