"Pekala, herkes sessiz olsun lütfen."
*Güm!*
Sınıfın kapıları aniden açıldı ve içeri Donna girdi. Net sesi herkesin kulaklarında yankılandı.
Sınıf anında sessizliğe büründü.
Donna ellerini kürsüye koyarak ciddiyetle sınıftaki herkese baktı.
"Tamam, mesajı hepiniz aldınız mı? Yarınki anma töreniyle ilgili olanı?"
[Tüm öğrencilerin dikkatine; dün ziyafette yaşananlar sebebiyle akademi yönetimi, çarşamba günü saat 20:00 ile 21:00 arasında...]
Bileğimi hafifçe çevirerek en üstteki bildirime tıkladım. Uzun metne hızlıca göz gezdirdim.
'Anlıyorum...'
Dün yaşananlara rağmen dersler her zamanki gibi devam ediyordu.
Normalde bir haftalık bir ara verilmesi gerekirdi ama olay çok temiz ve hızlı bir şekilde halledildiği için ara verilmemişti.
Hayatını kaybeden profesörler ve öğrenciler için yarın gece bir anma töreni düzenlenecekti.
Şu anki duyurunun konusu buydu.
"Çoğunuzun bilgilendirildiği üzere, dünkü kazada onaylanmış 31 ölüm var. Bunların 15'i bizim akademimizin profesörleriydi."
"Sizin için hayatlarını feda edenlere bir saygı göstergesi olarak yarın hepinizin törene katılmasını istiyorum. Bu, yapabileceğiniz en küçük şey..."
Donna'nın yüzü kederliydi. Ölüme alışkın olsa bile, bu tarz duyuruları yapmak asla kolay değildi.
Özellikle de ölenlerin bir kısmının daha dün konuştuğu kişiler olduğunu düşünürsek.
Gerçekten moral bozucuydu.
"...neyse, şimdilik bu kadar yeter."
Kasvetli konuları bitiren Donna'nın ses tonu hafifledi. Saçlarını yana çekerek saatini kontrol etti.
"Pekala, bunu da hallettiğimize göre artık sizi yeni sınıf arkadaşlarınızla tanıştırma vaktim geldi. Birazdan burada olurlar..."
*Tık! Tık!*
Tam o sırada sınıfın kapıları açıldı ve içeri yirmi kadar genç girdi. Hepsi farklı üniformalar giyiyordu.
Sınıf bir anda gürültüye boğuldu. Yanımda oturan Kevin gözlerini kıstı.
"Şu herif."
"Kim?"
Meraklanan Emma arkasını dönüp Kevin'a baktı. Kevin gözlerini kısarak kısık sesle konuştu.
"Aaron."
"Onunla tanıştın mı?"
Emma'nın kaşları kalktı.
Geçmişte Aaron'la birkaç kez karşılaşmıştı. Onun hakkındaki izlenimi berbattı.
Kevin'ın da kendisininkine benzer bir durum yaşadığını düşünmek şaşırtıcıydı.
"Evet, ziyafette. Hiç yoktan yanıma geldi. Yanlış hatırlamıyorsam 'eh işte, fena değilsin' tarzında bir şeyler geveledi..."
"Bu kesinlikle ona benziyor. Benzer bir durumu ben de yaşamıştım..."
Emma ve Kevin konuşmakla meşgulken, ben içeri giren öğrencileri süzüyordum. Gözlerim anında birkaç kişide duraksadı.
Tam olarak beş kişi.
Leinfall ikizleri, John Berson, Eleonore Grey ve bahsi geçen adam, Aaron Rhinestone.
Her bir akademinin en güçlü birinci sınıfları.
Leinfall ikizleri hakkında pek bir şey söylemeye gerek yoktu. Platin sarısı saçlarıyla kolayca tanınabiliyorlardı. Dahası, onları bu kadar ünlü yapan kusursuz ekip çalışmalarıydı.
Aynısı Aaron için de geçerliydi.
Uzun siyah saçlar ve derin mavi gözler. Şöhreti ve yeteneği zaten herkesin görebileceği şekilde belgelenmişti.
Öte yandan John Berson, kısa kahverengi saçlı ve sağlam yapılı biriydi. Cüssesi Arnold'unkini andırıyordu ancak Arnold'dan çok daha korkutucu bir havası vardı.
'Şimdi düşününce, Arnold'la pek çok ortak noktası var.'
Yapıları bir kenara, ikisi de kalkan kullanıyordu. John daha güçlü olmasaydı, bu ikiliyi kolayca kardeş sanabilirdim.
Son olarak Eleonore vardı.
Kısa siyah saçları ve oval bir yüzü vardı. Çirkin olmasa da Amanda, Melissa ve diğerleriyle kıyaslandığında ortalama kalıyordu.
Buna rağmen yetenekleri yadsınamazdı. Özellikle de bir savaş büyücüsü olduğu düşünülürse.
Büyü yapma konusunda uzmanlaşmış biri.
'Hepsi bu kadar olmalı...'
Onların dışındakilerin çoğu figürandı.
Kim olduklarını elbette biliyordum ama genel olarak dikkat etmem gerekenler bu beş kişiydi.
"Çoğunuzun son ziyafetten bildiği üzere, önümüzdeki iki ay boyunca değişim öğrencileri derslerimize katılacak."
Beni düşüncelerimden koparan Donna'nın sesi oldu.
Arkasına dönerek yanındaki yirmi öğrenciye baktı. Belirli kişilerden yayılan özgüven ve aurayı hisseden Donna, memnuniyetle başını salladı.
Kesinlikle The Lock'taki öğrencilerle aynı seviyedeydiler.
Onun için, The Lock'tan olsunlar ya da olmasınlar, bu kadar yetenekli insanların var olduğunu bilmek her zaman gurur vericiydi.
Kenara bir adım atarak gülümsedi.
"Çoğunuz zaten ziyafette tanıştığı veya birbirinizi önceden tanıdığı için onları tanıtmama gerek yok sanırım. Hatta bazıları o kadar ünlü ki televizyona bile çıkıyorlar..."
Kısa bir girişten sonra Donna durdu. Dikkatini tekrar değişim öğrencilerine vererek gülümsedi.
"Hadi bakalım, kendinize bir yer bulun. İstediğiniz yere oturabilirsiniz."
"Tabii."
"Teşekkürler."
Donna'ya teşekkür eden değişim öğrencileri birçok farklı gruba ayrıldı.
Çoğu sınıfın farklı yerlerine oturmayı seçerken, diğerleri ön veya arka taraflara yerleşti.
Gürültüyü görmezden gelirken üzerime iki gölgenin düştüğünü fark ettim.
Başımı çevirdiğimde Leinfall ikizlerinin bana doğru baktığını gördüm. Arada bir Kevin ve diğerlerine göz atıyorlardı.
"Buraya oturabilir miyiz?"
"...Tabii."
Doğal olarak reddetmedim. Sonuçta bu kabalık olurdu.
Ayrıca sadece Kevin ve diğerleriyle oturmak istiyorlardı.
Akademiyi onlara gezdiren kişi ben olduğum için benden izin istemeyi daha kolay bulmuşlardı.
Ben yeşil ışık yaktıktan sonra ikizler hızla oturdu. Ağabey elini uzatarak kendini herkese tanıttı.
"Tanıştığımıza memnun oldum, benim adım Nicholas Leinfall ve bu da ikiz kız kardeşim..."
İkizler kendilerini Kevin ve diğerlerine tanıtırken, ben masaya yaslanıp alnıma masaj yaptım.
'Haa... neler dönüyor amına koyayım?'
Aniden bir şeyi fark ettim.
Meraklı gözlerden uzak, gözlerden ırak olması gereken koltuğum, sınıfta en çok dikkat çeken yer haline gelmişti.
Nerede yanlış yaptım lan ben?
...
Üç odalı, döküntü bir apartman dairesi.
"Bu çocuk geçen gün kapımıza gelen kişi değil mi?"
Eskimiş bir kanepede oturan, otuzlu yaşlarının ortasındaki bir kadın, karşısındaki televizyon ekranını işaret etti.
[Öğrenci hakkındaki soruşturmanın devamında...]
Ekranda bir haber spikeri haberleri aktarıyordu. Yanında kapkara saçlı ve derin mavi gözlü bir gencin fotoğrafı belirdi. Spikerin onun hakkında söylediklerini duyan kadının yüzünde şaşkın bir ifade oluştu.
"Aman Allah'ım, meğer ne kadar yetenekli bir gençmiş. The Lock'tan olduğunu düşünürsek, bu kadar güçlü olmasına şaşmamalı."
Oğluna dönen kadın heyecanla ekranı işaret etti.
"Ryan, evimize gelen oydu, değil mi? Eminim o."
"Hı-hım, oydu..."
Elindeki iki plastik oyuncak arabayla oynayan Ryan, annesine baktı. Masumca gözlerini kırpıştırıp birkaç saniye televizyona baktıktan sonra başını salladı.
"Vay canına, bu kadar önemli biriyle tanışacağımız hiç aklıma gelmezdi! İnanamıyorum."
Ryan'dan onay alan annesi iyice heyecanlandı. Böylesine seçkin bir figürle tanışmıştı, nasıl heyecanlanmasın?
Kumandayı alıp sesini açtı.
*Çat! Çat!*
Annesini görmezden gelen Ryan, oyuncaklarıyla oynamaya devam etti. Aniden annesi arkasına dönüp onu azarladı.
"Ryan, neden gidip oyuncaklarınla annenin yatak odasında oynamıyorsun? Annem televizyon izlemek istiyor!"
O kadar gürültülü oynuyordu ki kadın ne dediklerini zar zor duyabiliyordu.
"...Tamam, özür dilerim."
Yaptığı işi bırakan Ryan başını öne eğdi. Oyuncaklarını alarak annesinin sözünü dinledi.
"Teşekkürler Ryan."
"Bir şey değil."
Oturma odasından uzaklaştı. Sağa, annesinin yatak odasına saparak hızla çekmecesine yöneldi ve onu açtı. Hiç tereddüt etmeden büyük bir dosya çıkardı ve sayfalarını hızla karıştırdı.
"Bu olmalı..."
Sayfanın belirli bir noktasında durarak annesinin telefonunu aldı ve bir numarayı tuşladı.
'Umarım doğru kararı veriyorumdur.'
...
"Hava çok sıcak..."
Gözlerimi gölgeleyerek kavurucu güneşin ve masmavi gökyüzünün altında duruyor, Ashton şehrinin açık ve ılık havasının tadını çıkarıyordum. Yaz kapıdayken sıcaklıklar istikrarlı bir şekilde artıyordu.
Şu anda akademinin önünde bekliyordum.
"Sonunda geldin."
Yaklaşık beş dakika bekledikten sonra Melissa'nın figürü uzaktan göründü.
Üzerinde uzun beyaz bir bluz ve ona uygun siyah pantolonuyla Melissa sakince bana doğru yürüdü.
'Hmm, şimdi düşününce Melissa'yı genellikle ya laboratuvar önlüğüyle ya da okul üniformasıyla görüyorum... bir garip göründü gözüme.'
Buna alışık değildim. Biraz yadırgamıştım.
"Yeterince baktın mı?"
Adımlarını hızlandıran Melissa'nın yüzü hafifçe karardı. Yanıt olarak başımı salladım ve hızla konuyu değiştirdim.
"Yeterince... bu arada, her şeyi aldın mı?"
"Son birkaç saati son rötuşları ekleyerek geçirdim, şimdilik iyi olmalı."
Gözlerini deviren Melissa bir sabit sürücü çıkardı. İçinde projeyle ilgili ayrıntılı bir rapor vardı.
"Bu mu?"
"Sunumun yanı sıra veriler de burada."
"Bunu bana mı veriyorsun? Sen saklasana."
Gözlerim faltaşı gibi açıldı. Bana bu kadar önemli bir bilgiyi mi veriyordu?
Melissa başını salladı, bunu yapmasının bir sebebi vardı.
"Yedeği bende var. Sadece benimkine bir şey olursa diye bunu sana veriyorum."
Böyle bir şeyin olma ihtimali aşırı düşük olsa da Melissa risk almayı sevmezdi. Bu yüzden bana bir yedek hazırlamıştı.
"Mantıklı."
Ne olabileceğinden emin olamasam da sabit sürücüyü doğal olarak kabul ettim. Sürücüyü boyutsal alanıma koyup güneşten kaçınmak için elimle yüzümü kapattım. Arkamı dönüp sordum.
"Eee, araç ne zaman geliyor?"
"Bilmiyorum, birazdan burada olur."
"Haa... zaten bu sıcağın altında çok uzun süre bekledim."
Saat şu an 17:00'ydi ve doğal olarak güneşin en etkili olduğu zamanlardı.
Süper insan yeteneklerime rağmen hâlâ sıcakla başa çıkamıyordum. Melissa da yanağından süzülen ter damlalarına bakılırsa aynı şekilde hissediyordu.
"Dayan biraz. Amma abarttın."
"Rol yapmayı bırak, en az benim kadar yorulduğunu biliyorum..."
Ağzımdan bir iç çekiş daha döküldü.
Şu an Melissa ile birlikte İblis Avcısı lonca merkezine gidiyorduk. Bugün, büyü kartı konseptimizi sunacağımız gündü.
Dersler biter bitmez hızla odama gidip üstümü değiştirmiştim. Üstümü değiştirdikten bir saat sonra doğrudan akademinin girişine gelmiştim.
Güneşe bakarak mırıldandım, "Bu sıcak da harbi bir dertmiş..."
"Geldi."
Beni düşüncelerimden koparan şey, aniden önümüzde duran siyah bir limuzin oldu. Sadece filmlerde olduğunu sandığım, uzun ve lüks bir limuzindi.
Limuzinin ön kapısından çıkan siyah giyimli bir adam bizim için kapıyı açtı. Beyaz eldivenler takıyordu.
"Lütfen buyurun."
Melissa ile birlikte limuzine binip hızla koltuğa kuruldum. Koltuğa oturmak bana Hollberg'e seyahat ettiğim zamanı hatırlattı.
Yanımda Melissa olmasaydı muhtemelen zevkten sesli bir şekilde inlerdim.
"Her şey yolunda mı?"
"Mhm."
Arkasını dönen şoför bizi kontrol etti. Melissa onaylayarak başını salladı. Melissa'nın onayıyla şoför gaza bastı ve yola koyuldu.
Yolculuk boyunca limuzin en ufak bir sarsıntı bile yapmadan ilerledi. O kadar pürüzsüzdü ki hareket etmediğimizi sandım.
Çok geçmeden İblis Avcısı lonca merkezine vardık.
"Dünyanın bir numaralı loncasından beklendiği gibi..."
Limuzinden adımımı attığımda karşımda duran binaya hayran kaldım.
Binaya baktığımda aklıma gelen ilk şey, 'Dünya'daki Londra'da bulunan Shard binası değil mi bu?' oldu.
Dürüst olmak gerekirse muazzam görünüyordu.
Bina hem güzel hem de geometrik olarak harikulade göründüğü için her bir parçası özenle tasarlanmış gibiydi.
Bu gökdelen şüphesiz en son teknoloji büyü mühendisliği ve teknolojisi kullanılarak inşa edilmişti.
Kusursuz görünüyordu.
*Vıızt!*
Aniden binanın şeffaf kapıları açıldı. Üzerinde düzgün siyah bir takım elbiseyle Amanda bizi karşıladı.
"İblis Avcısı loncasına hoş geldiniz."

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!