Üçü de huzursuz bir sessizlik içinde aşağıya bakarak hareketsizce duruyordu. Kaypak'ın başına gelenler şok edici değildi ama yine de hazmetmesi zor bir şeydi. Kalplerine uğursuz bir his çökmüştü; yoldaşlarının parçalanmış bedenini gördüklerinde, içlerinden birinin de aynı kaderi paylaştığını hayal etmek çok kolaydı.
Kimse ne diyeceğini bilemiyordu.
Yaklaşık bir dakika sonra Bilge nihayet iç geçirdi.
"Onun taşıdığı erzakların çoğunu alman iyi oldu."
'Biraz acımasızca ama yanlış değil,' diye düşündü Sunny, yaşlı köleye dikkatli bir bakış atarak.
Bilge, iyi kalpli beyefendi maskesinin bir anlığına düştüğünü fark ederek kaşlarını çattı ve aceleyle kasvetli bir ses tonuyla ekledi:
"Huzur içinde yat dostum."
'Vay canına. Ne performans ama.'
Aslında Sunny onun bu iyiliksever numarasına bir saniye bile inanmamıştı. Kenar mahallelerdeki her çocuk, sebepsiz yere iyi davranan insanların en çok sakınılması gereken kişiler olduğunu bilirdi. Onlar ya aptaldırlar ya da canavar. Bilge bir aptala benzemiyordu, bu yüzden Sunny onunla karşılaştığı ilk andan itibaren ona karşı temkinli yaklaşmıştı.
Hayatta kalmasını ve buralara kadar gelmesini sağlayan şey hep kuşkucu ve sinsi olmasıydı; bundan sonra da değişmek için bir sebep yoktu.
"Gitmeliyiz." dedi Kahraman, aşağıya son bir bakış atarak.
Sesi düzdü ama Sunny bunun ardında bir duygu seli hissedebiliyordu. Sadece bu duygunun ne olduğunu çıkaramıyordu.
Bilge de iç çekerek arkasını döndü. Sunny birkaç saniye daha kanlı kayalara dik dik baktı.
'Neden bu kadar suçlu hissediyorum?' diye düşündü, bu beklenmedik tepki karşısında şaşkına dönerek. 'Hak ettiğini buldu.'
Biraz huzursuzlanan Sunny arkasını döndü ve kalan iki yoldaşını takip etti.
İşte böylece Kaypak'ı arkalarında bırakıp tırmanmaya devam ettiler.
Bu rakımda dağı aşmak giderek daha da zorlaşıyordu. Rüzgâr, dikkatli olmazlarsa bir insanı dengesinden edecek kadar güçlü bir şekilde onlara çarpıyor, her adımı bir kumar gibi hissettiriyordu. Hava nefes alamayacak kadar incelmeye başlamıştı. Oksijen eksikliği nedeniyle Sunny'nin başı dönmeye ve midesi bulanmaya başlıyordu.
Sanki hepsi yavaş yavaş boğuluyordu.
Yükseklik hastalığı çaba göstererek aşılabilecek bir şey değildi. Aynı anda hem sinsi hem de eziciydi; zindeliklerine ve dayanıklılıklarına bakmaksızın güçlüleri ve zayıfları etkiliyordu. Eğer şansı yaver gitmezse, elit bir atlet rastgele yoldan geçen birinden daha hızlı bir şekilde buna yenik düşebilirdi.
Bu sadece vücudunuzun doğuştan gelen yatkınlığı ve uyum sağlama yeteneğiyle ilgili bir sorundu. Şanslı olanlar hafif semptomlar yaşadıktan sonra bunu atlatabiliyordu. Diğerleri ise bazen günler veya haftalarca yatalak kalıyor, her türlü işkence gibi yan etkiden muzdarip oluyordu. Hatta bazıları ölüyordu.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi hava da soğuyordu. Sıcak tutan giysiler ve kürk artık soğuğu uzak tutmaya yetmiyordu. Sunny aynı anda hem ateşler içinde yanıyor hem de donuyor gibi hissediyordu; kendisini burada, bu sonsuz buzlu yamaçta bulmasına neden olan hayatındaki her karara küfrediyordu.
Bu dağ insanlara göre bir yer değildi.
Ve yine de devam etmek zorundaydılar.
Birkaç saat geçti. Her şeye rağmen hayatta kalan üç kişi ileriye doğru mücadele etmeye devam ediyor, yavaş yavaş daha da yükseğe çıkıyorlardı. Bilge'nin bahsettiği o eski patika her neresiyse, artık çok uzakta olamazdı. En azından Sunny'nin umduğu buydu.
Fakat bir noktada, patikanın var olduğundan bile şüphe etmeye başladı. Belki de yaşlı köle yalan söylemişti. Belki de patika çok uzun zaman önce zamanın yıkımına uğrayıp yok olmuştu. Belki de farkına bile varmadan onu çoktan kaçırmışlardı.
Tam umutsuzluğa kapılmak üzereyken sonunda onu buldular.
Yıpranmış ve dardı, iki kişinin yan yana yürümesine anca yetecek kadardı. Patika döşenmemişti, daha çok bilinmeyen bir araç ya da büyü tarafından siyah kayadan oyulmuştu ve uyuyan bir ejderhanın kuyruğu gibi dağa doğru kıvrılarak çıkıyordu. Yer yer karın altına gizlenmişti. Ama en önemlisi, düzdü. Sunny hayatında düz bir şey gördüğüne hiç bu kadar sevinmemişti.
Bilge tek kelime etmeden sırt çantasını yere bıraktı ve oturdu. Ölümcül derecede solgundu, sudan çıkmış balık gibi nefes nefese kalmıştı. Buna rağmen yüzünde hafif bir sırıtış vardı.
"Söylemiştim."
Kahraman ona başını sallayıp onayladı ve etrafına bakındı. Birkaç saniye sonra Bilge köleye geri döndü:
"Kalk. Henüz dinlenme zamanı değil."
Bilge birkaç kez gözlerini kırptı, ardından yalvaran gözlerle ona baktı.
"Sadece... sadece bana birkaç dakika verin."
Genç asker tersleyecekti ama Sunny aniden elini onun omzuna koydu. Kahraman yüzünü ona döndü.
"Ne oldu?"
"Gitmiş."
"Ne gitmiş?"
Sunny geldikleri yönü, aşağıyı işaret etti.
"Kaypak'ın cesedi. Gitmiş."
Kahraman birkaç an boyunca ona bakakaldı, Sunny'nin ne demeye çalıştığını açıkça anlayamamıştı.
'Ah, doğru ya. Onun adının Kaypak olduğunu bilmiyorlar. Öhöm. Garip.'
Açıklamak istedi ama hem Bilge hem de Kahraman onun ne demek istediğini kavramış gibiydi. Eşzamanlı olarak taş patikanın kenarına ilerlediler ve Kaypak'ın sonuyla buluştuğu yeri seçmeye çalışarak aşağı baktılar.
Gerçekten de sivri kayaların üzerindeki kan lekeleri hâlâ görülebiliyordu ama cesedin kendisinden eser yoktu.
Bilge irkilerek geri çekildi ve kenardan olabildiğince uzağa emekledi. Genç asker de geri çekildi, içgüdüsel olarak kılıcının kabzasına sarıldı. Üçü de birbirlerine gergin bakışlar attılar; Kaypak'ın ortadan kaybolmasının ne anlama geldiğini gayet iyi anlamışlardı.
"Bu o canavar," dedi Bilge, eskisinden de solgun bir hâlde. "Bizi takip ediyor."
Kahraman dişlerini sıktı.
"Haklısın. Ve eğer bu kadar yakınsa, çok yakında kaçınılmaz olarak onunla savaşmak zorunda kalacağız."
Tiranla savaşma fikri absürt olduğu kadar korkutucuydu. Yakında hepimiz öleceğiz dese yeriydi. İşin gerçeği hem Sunny hem de Bilge için acı verici derecede açıktı.
Ancak yaşlı köle şaşırtıcı bir şekilde paniklemiş görünmüyordu. Bunun yerine bakışlarını indirdi ve sessizce şöyle dedi:
"Şart değil."
Kahraman ve Sunny pürdikkat ona döndüler. Genç asker tek kaşını kaldırdı.
"Açıkla."
'İşte başlıyoruz.'
Bilge iç geçirdi.
"Yaratık bizi sadece bir gün içinde buraya kadar izlemiş. Bu da en muhtemel iki olasılık olduğu anlamına geliyor. Ya nereye gittiğimizi anlayacak kadar zeki ya da kan kokusunu takip ediyor."
Biraz düşündükten sonra Kahraman bu mantığı onaylayarak başını salladı. Yaşlı köle hafifçe gülümsedi ve devam etti.
"Biri ya da diğeri fark etmez, onu izimizden saptırıp biraz zaman kazanabiliriz."
"Bunu nasıl yapacağız?"
Kahraman'ın sesindeki aciliyete rağmen Bilge tereddüt etti ve sessiz kaldı.
"Neden cevap vermiyorsun? Konuş!"
Yaşlı köle tekrar iç geçirdi ve sanki kendi isteği dışında konuşuyormuş gibi yavaşça cevap verdi. Sunny bir süredir bu anı bekliyordu.
"Sadece... çocuğu kanatmamız gerekecek. Onu patikadan aşağı sürükleyip yem olarak orada bırakacağız ve biz de yukarı çıkacağız. Onun fedakarlığı hayatlarımızı kurtaracak."
'Tam zamanında.'
Sunny eğer sinirli olmasaydı —ve tabii ki aklı çıkacak kadar korkmuş olmasaydı— gülümserdi. Görünen o ki yargıları ürkütücü derecede isabetliydi. Haklı çıkmak her zaman güzeldi... ama haklı olmanın aynı zamanda potansiyel olarak canavar yemi olarak kullanılmak anlamına geldiği bir durumda değil.
Bilge'nin, daha önce söylediği sözleri hatırladı: "Fazla aceleci olma dostum. Çocuk ileride işimize yarayabilir." O zamanlar iyiliksever gibi duyulan bu sözlerin, şimdilerde çok daha şeytani bir anlam gizlediği ortaya çıkmıştı.
'Ne şerefsiz ama!'
Artık her şey Kahraman'ın Bilge'nin planına uyup uymamaya karar vermesine bağlıydı.
Genç asker şaşkınlıkla gözlerini kırptı.
"Ne demek onu kanatmamız gerekecek?"
Bilge başını iki yana salladı.
“Yani, eğer canavar bizim nereye gittiğimizi biliyorsa, geçide gitme planımızı bırakıp dağın zirvesinden geçmeliyiz. Eğer kan kokusunu takip ediyorsa, birimizi yem yapıp izimizi kaybettirmeliyiz.”
Duraksadı.
"Bizi nasıl takip ediyor olursa olsun, yalnızca yaralı bir adamı patikadan aşağıda bırakarak bu takipten kesin olarak kurtulabiliriz."
Kahraman hareketsiz duruyordu, gözleri Bilge ve Sunny arasında gidip geliyordu. Birkaç saniye sonra sordu:
"Bu kadar iğrenç bir şeyi teklif etmeyi nasıl kendine yedirebilirsin?"
Yaşlı köle ustaca mağdur ve kederli görünme taklidi yaptı.
"Elbette bu bana acı veriyor! Ama eğer hiçbir şey yapmazsak üçümüz de öleceğiz. Bu şekilde en azından çocuğun ölümü iki hayat kurtaracak. Tanrılar onu bu fedakarlığı için ödüllendirecektir!"
'Vay canına, ne tatlı dil ama. Neredeyse ben bile ikna oldum.'
Genç asker ağzını açtı ama tereddüt ederek tekrar kapattı.
Sunny sessizce hayatta kalan diğer iki kişiyi izliyor, bir kavgadan galip çıkma şansını ölçüp biçiyordu. Bilge zaten yarı ölü sayılırdı, bu yüzden onu alt etmek sorun olmazdı.
Ancak Kahraman... Kahraman bir engel teşkil ediyordu.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!