Elva, girdiği her odayı susturacak türden o her zamanki zarafetiyle sınıfa adım attı. Birkaç öğrenci koltuklarında dikleşti, gözleri otomatik olarak ona çekilmişti.
Ancak bu kez yalnız değildi.
Arkasından Ash'in daha önce hiç görmediği bir kız geliyordu. Aşağı yukarı kendi yaşlarında, belki biraz daha büyük görünüyordu; solgun yüzünü çevreleyen yumuşak siyah saçları ve—onu oldukça şaşırtacak şekilde—kendisindekilerle eşleşen çarpıcı mavi gözleri vardı.
Adımlarında bir hafiflik, hareketlerinde ince bir enerji vardı; sanki bir kahkahayı tutuyor ya da sadece kendisinin duyabildiği bir ritme ayak uydurup dans ediyormuş gibiydi.
Bakışları parlak ve meraklı bir şekilde odanın içinde geziniyor, sanki bir şeyi—ya da birini—tarıyormuşçasına orada burada duraklıyordu.
Kim bu kız?
Ash gözlerini hafifçe kıstı. Hafızasını eşelemeye çalıştı ama aklına hiçbir şey gelmedi.
Hayır... Düşüncem kusurlu. Romanın her bir günü en ince ayrıntısına kadar anlatmış olmasına imkan yok. Ona bu kadar fazla bel bağlamamalıyım.
O da herkes gibi Yıldızışığı Akademisi üniforması giyiyordu—altın işlemeli siyah—ama bu kıyafet onun üzerinde bir şekilde farklı duruyordu. Belki de duruşundan kaynaklanıyordu. Kendinden emin ama kibirli değil. Rahat ama odaklanmış.
Yürüyüp Elva'nın yanında durdu ve sınıfa döndü. Neşeli ve berrak sesi, odayı zahmetsizce doldurdu.
"Merhaba! Benim adım Amelia Veynar. Bugünden itibaren sınıfınıza katılıyorum. Umarım hepimiz iyi arkadaş olabiliriz."
Ash yerinde sessizce kalarak onu izledi. İçgüdülerinin verdiği tepki hoşuna gitmemişti. Onda kendisini huzursuz eden bir şeyler vardı.
***
O kısa tanışmanın ardından Ash ondan kaçınmak için elinden geleni yapmıştı. Fakat onun varlığı zihninde dolanıp duruyordu.
Sadece gelişinin tuhaf zamanlaması—dönem başladıktan bir ay sonra—ya da genellikle inanılmaz yeteneklere veya eşit derecede inanılmaz geçmişlere sahip öğrencilere ayrılan 1S Sınıfı'na yerleştirilmiş olması değildi mesele. Sırf bu bile onu şüpheli kılıyordu.
Hiçbir sıradan öğrenci bu kadar geç bir vakitte 1S Sınıfı'na giremezdi. Geçmişi sağlam olmalıydı—akademinin kurallarını esnetebilecek kadar sağlam.
Kıtadaki olayların çoğunu şekillendiren etkiye sahip yedi kişi olan Azizleri düşündü. Acaba onlardan biriyle akraba olabilir miydi?
Ya da belki çok daha yüksek mevkiden biriyle?
Ama parçaları ne kadar birleştirmeye çalışırsa çalışsın, böyle bir geçmişe sahip kimseyi hatırlayamıyordu.
Bundan da öte, onun üzerinde bıraktığı izlenim asıl sorundu. Nedenini bilmiyordu ama kız ona birini hatırlatıyordu.
Müdür Yardımcısı Elva'nın daha genç bir versiyonu gibi hissettiriyor...
İçinden bir ürperti geçti.
Sakın bana... onun kızı olduğunu söyleme?
Tam bu düşünce zihnine oturmuştu ki, bir ses düşüncelerinin arasına sızdı—hafif, neredeyse oyuncu—ama sinir bozucu derecede isabetli.
"Aklından ne geçiyorsa onu hemen çöpe atsan iyi edersin."
Ash az kalsın geriye sıçrayacaktı.
Onun yaklaştığını fark etmemişti bile.
Sanki tam olarak ne düşündüğünü biliyormuş gibi oyuncu gözlerle tam karşısında duruyordu.
Ne sikim dönüyor... bu kız beni mi takip ediyor?
Soğukkanlılığını koruyarak düz bir sesle cevap verdi. "Hiçbir şey düşünmüyordum. Ayrıca beni takip etmeyi bırakmalısın. Artık tüm dersler bitti."
"Ama bana cevap vermedin," diye yanıtladı kız başını yana eğerek. "Başka ne yapabilirdim ki?"
Ash çenesini sıktı. Eğer yüzünde duygularını gösterebilseydi, şu an dişlerini gıcırdatıyor olurdu.
Daha önce ona bir şey sormuştu. Onu tamamen hazırlıksız yakalayan bir şey. O zamandan beri bunu aklından çıkaramamıştı.
"Olmadığımı zaten söylemiştim."
---
Birkaç Saat Önce
Elva'nın dersi bittikten sonra Amelia adeta canlanmış, durdurulamaz bir geveze gibi odadaki neredeyse her öğrenciyle sohbete koyulmuştu.
Tek tek herkesi dolaştı. Ardından en sonunda Ash'in sırasının önünde durdu, biraz fazla yakınına eğildi ve sordu—
"Sen benim kayıp kardeşim misin?"
Soru sınıfa bir bomba gibi düştü. Bir sessizlik, ardından—
"Pffft—!"
Grace ağzı dolusu suyu doğruca Ethan'ın yüzüne püskürterek onu tamamen sırılsıklam etti. Çocuk bir dalga çarpmış gibi görünüyordu.
Bütün sınıf koptu.
Melissia ağzı açık kalmış bir halde bakakaldı. Lyra ve Irvin boğuk kahkahalara boğuldular. Sınıfın yarısı kaosa sürüklenmişti; bazıları başkası adına utanmaktan ölüyor, bazıları ise tepki veremeyecek kadar şaşkınlık içinde kalıyordu.
Sınıf bastırılmış kıkırdamalarla uğulduyordu. Bazıları Ethan'ın talihsizliğine gülüyor ama çoğu Amelia'nın bu saçma sorusu karşısında afallamış haldeydi.
Ash ifadesiz bir yüzle ona karşılık verdi ama içten içe nutku tutulmuştu.
"Hayır," dedi gerekenden daha yüksek bir sesle.
Amelia hiç etkilenmiş görünmüyordu. Aksine, sanki bunu bekliyormuş gibi başını salladı.
"Anlıyorum…" diye yanıtladı biraz hayal kırıklığıyla. "Sadece gözlerimiz aynı renk, o yüzden belki diye düşündüm..."
Ash onu o an zihninde Ne Pahasına Olursa Olsun Kaçınılacaklar listesine eklemişti.
Ray'i işaret etti. "Onun saçları siyah. Bu, onun senin kardeşin olduğu anlamına da gelmiyor."
Ray kafa karışıklığıyla gözlerini kırpıştırdı.
Neden bu işin içine çekiliyorum ki?
O andan itibaren Amelia onu hiç rahat bırakmamıştı.
"Adın ne?"
"Nerelisin?"
"Tatlı sever misin?"
"Hâlâ kardeş olma ihtimalimiz var. Sonuçta ben senden büyüğüm. Benim bilmem lazım."
Onu kaç kez başından savmaya çalışırsa çalışsın; sorularla dolu, merakla dolu, bir çiçeğin etrafında dönen bir arı gibi geri gelip duruyordu.
---
Ve şimdi, işte yine buradaydı.
Ash baş ağrısının büyüdüğünü hissedebiliyordu.
"Neden beni takip ediyorsun?" diye sordu, kelimeleri yavaşça ağzından çıkmaya zorlayarak. Sabrı tükenmek üzereydi. O sakin ve sessiz yalnızlığının parçalandığını hissediyordu ve bunu yıkan kişi de bizzat oydu.
"Neden mi? Çok basit," dedi pırıl pırıl bir gülümsemeyle. "Çünkü senden hoşlanıyorum."
Sesi sessiz değildi. Hatta tüm koridorun duyabileceği kadar yüksek bir şekilde yankılanmıştı.
Ash donakaldı.
Etraftaki öğrenciler de donakaldı.
Sohbetler kesildi. Ayak sesleri durdu. Tüm gözler onlara çevrildi.
Ash'in yüreği ağzına geldi.
Amelia'nın akademiye girişi zaten yeterince merak uyandırmıştı; kimse içeri nasıl girdiğini bilmiyordu ve sorulacak olursa sadece gülümseyip "Büyükbabam kaydolmama izin verdi" diyordu.
Bu büyükbabanın kim olduğunu bir kez olsun açıklamamıştı, gerçi onu doğrudan en elit sınıfa yerleştirecek kadar yetkiye sahip olduğu ortadaydı.
Bu gizem onun güzelliği, çekiciliği ve özgüveniyle birleşince, akademide hakkında en çok konuşulan kişilerden biri haline gelmesi çok kısa sürmüştü.
Ve şimdi, daha ilk gününde, birinden hoşlandığını ilan edivermişti.
Hem de öyle rastgele birinden değil, Ash'ten. Akademideki en düşük dereceli öğrenciden.
Ayaklarının altındaki yerin kayıp parçalandığını hissetti.
"Bununla ne demek istiyorsun?" diye sordu, sesini sabit tutmaya çalışarak. En azından bu yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmalıydı.
"Çok basit," dedi Amelia. "Bence ilginç birisin, Ash Burn. Hepsi bu."
Ash bir an ona baktı, ardından yavaşça nefes verdi.
"Kelimelerine gerçekten dikkat etmelisin," dedi bir anlık duraksamadan sonra. "İnsanlar bunları ciddiye alırlar. Ve ben bela istemiyorum. O yüzden lütfen benden uzak dur."
Onun cevabını beklemedi. Yanından geçip gitti ve kütüphaneye doğru ilerlerken adımlarını hızlandırdı.
Arkasından mırıltılar başladı.
"Az önce ondan hoşlandığını mı söyledi?"
"Bir dakika, çocuk onu reddetti mi az önce?"
"Hadi canım. Tanrıça Amelia sonuncu sıradaki ezik tarafından mı reddedildi?"
"Bu hadım falan mı lan? Onun gibi birini hiç görmemiştim..."
Sözcükler kulaklarına ulaştı; gelişmiş duyuları sayesinde onları net bir şekilde duyabiliyordu.
Yumrukları iki yanında sıkıldı.
Hadım mı?! Seni amına koduğumun piçi—Ben sadece bakirim, bu beni hadım yapmaz!
İçten içe köpürerek, nefesinin altından küfürler mırıldana mırıldana hışımla uzaklaştı ve doğruca kütüphaneye yöneldi.
***
[Amelia Veynar Bakış Açısı]
Hışımla koridordan aşağı yürüyen Ash'i izledi; adımları seri ve hesaplıydı, sanki gölgesine yapışan görünmez bir şeyden kaçıp kurtulmaya çalışıyor gibiydi.
Dudakları küçük bir gülümsemeyle aralandı.
Ne kadar garip…
Şimdi bile, onca olan bitene rağmen onun etrafında tek bir duygu kıvılcımı göremiyordu. Hiçbir şey. En ufak bir ipucu bile yoktu. Ne kızgınlığın kırmızı pusu, ne hüznün mavi sisi, ne de neşenin altın rengi ipliği.
Küçüklüğünden beri yaşlı adam ona hep, Sen farklısın, Amelia. Kader iplikleri sana biraz daha fazla eğilir, derdi. Kadere karşı bir yatkınlığı vardı, hem de doğaüstü bir yatkınlık.
Bedeni ve ruhu onu taşıyabilecek kadar güçlendiğinde, ileride onda uyanacak olan bir şey.
Ancak taşıdığı tek hediye bu değildi.
Gözleri eşsizdi. Gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu.
Duyguları görebiliyordu; ham, dürüst ve insanların etrafında renkli ışıklar gibi kanayan duyguları. Parlak neşe, donuk keder, diken gibi batan haset... Her duygunun bir rengi, bir ağırlığı, bir şekli vardı.
Ruhların ağır çekimde dans edişini izlemek gibiydi. Adam buna bir lütuf diyordu. Kız ise bazen bunun bir lanet olduğunu hissediyordu. Çünkü her zaman kime güveneceğini... ve kimden kaçınacağını biliyordu.
Bu onu güvende tutmuştu. Henüz bir adı ya da bir evi olmadan çok önce hayatta kalmasını sağlamıştı.
Ama sonra akademiye girmişti.
Ve onu bulmuştu.
Ash Burn.
Kalabalığın içinde duran ama bir hayalet gibi hissettiren bir çocuk.
Dışarı hiçbir şey yaymıyordu. Ne renk. Ne de nabız. Sadece... sessizlik. Duyguları saklanmıyordu; onlar hiç yoktu. En azından onun görüşüne göre öyleydi. Bakmış, bakmış durmuştu ama onun hislerinin olması gereken yerde sadece boş bir hiçlik vardı.
Ve bu, hayatında gördüğü en heyecan verici şeydi.
Bu yüzden onu dürtmüştü. Onunla alay etmişti. Sadece kırılıp kırılmayacağını—içinde bir şeylerin titreşip titreşmeyeceğini görmek için tüm sınıfın önünde ona kardeşim demişti.
Ama yine de… hiçbir şey.
Ve yine de, bu onu yıldırmak yerine gülümsetmişti.
Ash Burn… sen içini göremediğim ilk bulmacasın.
Kalbi biraz daha hızlı çarparken, dönüp giderken dudakları kıvrıldı.
Akademi gerçekten eğlenceli bir yer.
***
[Elysia Moonglow Bakış Açısı]
Ne kadar sinir bozucu... ne kadar tamamen, çaresizce sinir bozucu...
Elysia kütüphaneye doğru yürüyordu, adımları sessizdi ama düşünceleri sakinlikten çok uzaktı.
Üç hafta önce bir seçim yapmıştı; sessizce, sadece kendisinin bildiği bir seçim. Ash Burn'ün önceki hayatından hatırladığı Ash ile gerçekten aynı kişi olup olmadığını teyit etmek istemişti.
Çok fazla bir şey beklememişti. Sadece bir sohbet. Bir an. Geçmişi deşebilecek herhangi bir şey. Fakat kaderin her zaman olduğu gibi onun yüzüne tükürme gibi bir huyu vardı.
Hemen ertesi gün ortadan kayboldu.
Derslere gelmeyi bıraktı, bir hayalet gibi kayıplara karıştı ve sonunda geri döndüğünde onda bir şeyler değişmişti.
Bedeni keskinleşmişti. Bir zamanlar çelimsiz olan bedeni daha oturaklı hale gelmişti. Omuzları dikleşmiş, duruşu daha yere sağlam basar olmuş, hareketleri daha da netleşmişti.
Daha önce sadece bir deri bir kemik olan yerlerde artık kaslar oturuyordu. Bu elbette sınıfın dikkatini çekmişti ama kimse yüksek sesle bir şey söylemedi.
Sonuçta burası, iksirlerin eti kil gibi şekillendirebildiği ve şifalı sıvıların bedeni yeniden yazabildiği bir dünyaydı.
Yine de kimse eline böyle bir şeyi nasıl geçirdiğini bilmiyordu.
Ve o zamandan beri, o artık... çekici hale geldi.
Bu düşünce göğsüne yerleşirken yüzü hafifçe yandı. Başını iki yana salladı.
Hayır. Hayır, ben ne sikim düşünüyorum böyle? Böyle şeyler düşünmemeliyim. Kalbim neden böyle hissediyor?
Cevap yoktu. Sadece o yürüdükçe daha da yükselen bir sessizlik.
Ve sonra, hiç uyarı vermeden sessizlik paramparça oldu.
O amına koduğumun piçi...
Bu sözcükler ağzında acı bir tat bıraktı. Neredeyse hiç küfretmezdi, aklının içinden bile. Öfkenin kalbinde kök salmasına izin vermek onun doğasında yoktu.
Gerçekten de yoktu. Doğası her zaman sakinliğe yatkındı. Nazik sözler, ölçülü düşünceler.
Ve belki de bu sadece öfke değildi.
Şimdi bile onun gözlerindeki o bakışı hatırlıyordu; soğuk, mesafeli ve bir o kadar da yüreğini sızlatacak kadar boş. Ondan nefret etmiyordu. Nefret etseydi bununla başa çıkmak daha kolay olurdu.
Hayır... sanki onun varlığını kendi hayatından tamamen silmeye çalışıyor gibi hissettiriyordu.
Ve bu... bu onu öfkeden deli ediyordu.
Çünkü o yanlış hiçbir şey yapmamıştı. Ama son zamanlarda, Ash onun sabrının her zerresini sınıyordu.
Ne zaman yanına yaklaşsa kelimenin tam anlamıyla kaçıyordu. Bir aciliyetle değil, panikle değil, sadece kanını kaynatan o soğuk, sinir bozucu mesafeyle yapıyordu bunu. Onunla konuşmaya her çalıştığında, bir şimşek çakması gibi koridordan yok oluyordu.
O amına koduğumun korkağı...
Ve en kötü tarafı? Ondan neden kaçtığını bilmiyordu bile. Yakın değillerdi. Bu hayatta paylaştıkları anlamlı bir geçmişleri yoktu—en azından onun bildiği kadarıyla. Öyleyse neden kaçıyordu?
Hiçbir mantığı yok. Ve bu beni sadece daha çok şüphelendiriyor.
Kütüphanede onu başından savdığını sandığı o zamanlarda, kitap raflarının arasına süzülüp sis gibi kaybolduğunda bile onu takip etmemişti.
Pes ettiği için değil, olay çıkarmak istemediği içindi. Sessizlik için var olan bir yerde sesini yükselttiği veya cevaplar talep ettiği için kütüphaneden yasaklanmak istemiyordu.
Ama artık yeterdi.
Gerçekten sonsuza kadar kaçmaya devam edebileceğini mi sanıyordu? Öylece pes edeceğimi mi?
Bu sefer onun gitmesine izin vermeyecekti.
Benden sonsuza kadar kaçamazsın, Ash Burn.
Artık kim olduğunu bilmiyorum... ama bunu öğreneceğim.
Ve sessiz bir nefes alarak, artık tereddüt etmeden kütüphaneye doğru yürüdü.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!