Bu sırada, Ash ve Ray canavarlarla icabına bakmak için Sis'e girerken, bilinmeyen bir adanın bir yerlerinde üçüncü sınav çoktan başlamıştı. Oraya yerleştirilen öğrenciler, doğanın o acımasız çetinliğine karşı umutsuzca hayatta kalma mücadelesi veriyordu.
O ıssız adanın ortasında, sık bir ormanın derinliklerine gizlenmiş bir çocuk, tüm gücüyle iki çubuğu birbirine sürterek yere çömelmiş oturuyordu. Derin derin nefes alıyor, tahtaların sürtünmesinden dumanlar yükselmeye başlarken yüzünden terler damlıyordu. Kolları yorgunluktan titriyordu ama yine de durmuyordu.
Sonunda, küçük bir alev titreyerek canlandı. Gözleri fal taşı gibi açıldı ve kire bulanmış yüzüne kocaman, parlak bir gülümseme yayıldı. Ancak o kıvılcımı kuru dallarla beslemek için hızla öne eğildiğinde, çenesinden süzülen bir damla ter tam da o minicik alevin üzerine düşerek onu anında söndürdü.
Luthan donakaldı, yaşadığı şokla bedeni kaskatı kesilmişti. Dağınık siyah saçları yapraklara ve kire bulanmış, bir zamanlar tertemiz olan akademi eşofmanı tere batmış, çamura bulanmış ve o incecik bedenine rahatsız edici bir şekilde yapışmıştı.
İnce ve neredeyse kadınsı görünen yapısı, uyanış geçirmiş birinin gücünü gizliyordu, gerçi şu anki hali bunu zerre yansıtmıyordu.
"Kahretsin, kahretsin, kahretsin..." diye homurdandı, sinirle saçlarını çekiştirerek. "Ateşi yakmaya gerçekten bu kadar yaklaşmıştım. Yemeğin tadını şimdiden alabiliyordum resmen. Ama tabii ki her zamanki gibi tam da son saniyede o sikik şansım devreye girmeliydi... sanki evrenin bana karşı kişisel bir garezi var anasını satayım."
1E Sınıfı'ndan olan ve en zayıflardan biri olarak görülen Luthan'a, nispeten basit ve kolay olması gereken bir görev verilmişti. Buna rağmen, şimdiden tam bir işkence gibi geliyordu.
Takım arkadaşları kendi görevlerinde daha iyi idare etmişti. Yatkınlığı daha çok savunmaya yönelik olan 1A Sınıfı'ndan Veyric, derme çatma dinlenme yerlerine nöbet tutmak için geride kalmıştı. Onun görevi hem Luthan'ı hem de... Alina'yı korumaktı.
1C Sınıfı'ndan bir şifacı olan Alina da onlarla beraberdi. Şifacıların ne kadar nadir bulunduğu düşünüldüğünde, Luthan'ın onu takımda görmekten rahatlamış olması gerekirdi.
Keşke...
Keşke geriye kalan o son iki üye de olmasaydı.
Luthan sırtüstü yere uzandı; solgun ay ışığı yukarıdaki dalların arasından süzülürken gece gökyüzüne daldı. Kafasının içindeki düşünceler sinirle dönüp duruyordu.
Olabilecek onca ihtimal arasından, neden ona denk gelmek zorundaydım ki...?
Eski bir kız arkadaşını ya da çocukluk aşkını değil, tanıştıkları andan itibaren doğrudan lider rolünü üstlenen o kızı, Elysia Moonglow'u düşünüyordu.
Şu anda akşam yemekleri için küçük hayvanlar avlamak üzere uzaklaşmıştı.
Eğer ona bir şey olursa 'o' şeytanın ne yapacağını kestiremiyorum... sinirini benden çıkarıp beni de pataklar mıydı acaba? Şansıma sıçayım. Bu düşünce zihnine iyice yerleştikçe omurgasından aşağı bir ürperti geçti.
Akademi'nin Şeytanı. İnsanlar Ash'e böyle sesleniyordu. Onun acımasızlığıyla ilgili hikâyeler kampüste bir lanet gibi dilden dile fısıldanıyordu ve bunlar sadece birer söylenti olsalar da, doğru olma ihtimalleri bile Luthan'ın midesini bulandırmaya yetiyordu.
Kadınlara bile acımadığını, herkese aynı muameleyi yaptığını duymuştum. Ne biçim bir manyak lan bu? Kesinlikle bir şeytan... Sonuçta, kim güzel bir kızın yüzünü tanınmaz hale getirir ki? Kızlar, tanrıların erkekler hayran kalsın diye yarattığı varlıklardır ve onları dövmek günahtan başka bir şey değildir. Öyle bir canavarın var olmaması gerek.
İnleyerek bir kez daha doğruldu Luthan ve omuzları yenilgiyle çökmüş olsa da çubukları birbirine sürtmeye geri döndü.
"Şu grupta en azından bir tane ateş büyücüsü olsaydı çok iyi olurdu," diye mırıldandı kendi kendine. "Ama yok, illa bir su büyücüsüne saplanıp kalacaktık. Ne işe yarayacak ki? Sikeyim böyle şansı..."
Bahsettiği su büyücüsü, 1D Sınıfı öğrencisi Corin'di. O anlarda Corin, Elysia ile birlikte yiyecek aramaya çıkmıştı.
Sınav tam anlamıyla başlamıştı ve her takım farklı adalardaki konumlara ışınlanmıştı; her adada iki takım bulunuyordu. Luthan'ın grubunun varış noktası, devasa ağaçlar ve uçsuz bucaksız gölgelerle çevrili ormanın tam ortasıydı.
Görevleri kâğıt üzerinde basitti ama pratikte acımasızdı: yedi gün içinde başka bir takımı yenmek. Kısıtlama yoktu, kural yoktu. Galip geldikleri sürece ellerindeki her şeyi kullanabilirlerdi.
Basitti, evet. Ama aynı zamanda barbarcaydı da.
Ve şu anda adanın kenarına doğru ilerlemeye çalışıyorlardı. Ormanın içinde yolculuk etmek tehlikeli olabilirdi, çünkü oralarda ne tür bir yaratığın kol gezdiğini bilmek imkansızdı.
Canavarlar hiç uyarı vermeden ortaya çıkabilirdi ve zehirli böcekler gibi en ufak bir tehdit bile başlarına bela olabilirdi. Bu yüzden en iyi hamlenin adanın açık, temiz arazisine ulaşmak olduğuna karar vermişlerdi.
Orası daha güvenliydi ve okyanus, güvenilir bir yiyecek kaynağı vaat ediyordu. Balıklar kolayca tutulabilirdi ve yanlarında bir su büyücüsü olduğu için su bir sorun değildi.
Dikkatli olmak hâlâ şart olsa da, yaralanmalar da idare edilebilirdi. Alina henüz o kadar yetenekli olmadığı için, şifa yetenekleri sadece ufak tefek yaralar için uygundu.
Barınak meselesine gelince, bu sorun gruptaki Veyric sayesinde çoktan çözülmüştü. Toprağı manipüle edebiliyor ve dinlenmeleri için sağlam, eskimo evine benzeyen yapılar yaratabiliyordu; bu da onlara bir nebze olsun güvenlik hissi veriyordu.
Şu anda ormanın derinliklerinde bir yerlerde, uzaktan belli belirsiz sesini duyabildikleri en yakın okyanus şeridine doğru ilerliyorlardı.
Tam o sırada Luthan sonunda bir ateş yakmayı başardı. Alnındaki teri silerek, kıvılcımı dikkatlice yağa bulanmış bir tahta parçasının üzerine yerleştirdi; tahta anında alev aldı.
Başından beri onu sessizce izleyen Alina, onun bu başarısına gülümsedi. Ama Luthan dönüp ona baktığında hafifçe kızardı ve bakışlarını kaçırdı. Doğası gereği utangaçtı ve tepkileri çoğu zaman onu ele veriyordu.
Hâlâ başarısının o ufak sevincini yaşayan Luthan, aniden yaklaşan ayak sesleri duydu. İşitme duyusu çoğu kişiden çok daha keskindi; onlara doğru gelen ve ağır bir şey taşıyan iki kişi olduğunu hemen anlamıştı.
Yana doğru baktığında, koyu renkli bir eşofman giymiş Elysia'yı ve onun hemen arkasında yüzüne yaramaz bir sırıtış yerleşmiş, gök mavisi saçlı ve aynı renkte gözleri olan o çocuğu gördü. İkisinin arasında dört ayaklı bir yaratığın leşini taşıyorlardı. İnce uzuvları, zarif bir bedeni ve cilalanmış tahta gibi kıvrılan boynuzları vardı; bu da ona geyiği andıran bir görünüm kazandırıyordu.
Oh, görünüşe göre... en azından bu gece karnımı tıka basa doyurabileceğim...
Yerden destek alarak ayağa kalkarken, onu neyin beklediğini biliyordu. Aralarındaki tek kılıç ustası kendisi olduğu için eti parçalama görevi doğal olarak ona düşecekti. Tabii ki Elysia da vardı ama...
Bu işi onun yapmasına izin vermektensin ölmeyi tercih ederim. O şeytan bir yaratığı onun parçaladığını öğrenirse bana neler yapar kim bilir..?
Bu yüzden Luthan görevi bizzat üstlendi. Taze eti alışkın hareketlerle doğradı ve pişmesi için ateşin üzerine koydu. İşi bittiğinde, kendi aralarında sohbet etmeye dalmış olan diğerlerinin yanına oturdu. Tam yere çöktüğü sırada konuşmalarının son kısmına kulak misafiri oldu.
".....dikkatli olmamız lazım."
Luthan hafifçe kıpırdanıp sordu, "Elysia Hanım, tam olarak neye dikkat edeceğiz?"
Bir anlığına herkes ona baktı, ardından gözlerini tekrar ortadaki ateşe çevirdiler; yumuşak et parçaları ağır ağır kızarıyor, kokusu ormanın havasına karışıyordu.
"Her şeye," diye yanıtladı Elysia sakince, sesinde sessiz bir ağırlık vardı. "Bu ormana, bu topraklara, tepemizdeki gökyüzüne, hatta okyanusa bile... her şeye karşı dikkatli olmalıyız."
"Anlıyorum," diye karşılık verdi Luthan yavaşça.
İşte tam o sırada Corin pis pis sırıtıp her zamanki alaycı tonuyla konuştu. "Harbi mi lan? 'Hanım' ha? Bir adada mahsur kaldık, soylu ziyafetinde değiliz. Hazır elin değmişken bir de 'Majesteleri' deseydin bari, haksız mıyım Elysia?"
Yaptığı bu yorum gruptan birkaç kıkırtı kopardı.
"Kapa çeneni, sadece biraz saygı göstermeye çalışıyordum," diye tersledi Luthan sinirle.
"Tabii, tabii," diye geçiştirdi Corin kayıtsızca elini sallayarak.
Amına koduğumun yavşağı...
Luthan dişlerini sıktı ama sonrasında sessiz kalmayı tercih etti. Bunun yerine arkasına yaslanıp dinlemeye başladı. Sohbet bir konudan diğerine kayarken, Corin sürekli araya girip diğerlerini güldürecek yorumlar patlatıyordu. Ne yapmaya çalıştığını fark etmek hiç de zor değildi—yaptığı espriler, o gamsız halleri; hepsi Elysia'ya yakınlaşmak için başvurduğu yöntemlerdi. Ancak bunun arkasında yatan asıl nedeni Luthan bir türlü idrak edemiyordu.
Eğer o şeytan bunu öğrenirse, geberip gidersin....
En nihayetinde sohbet daha ciddi bir konuya evrildi. Gece nöbetini ve kampı korumak için kimlerin sırayla bekleyeceğini tartışmaya başladılar. Kısa bir tartışmanın ardından sıra belirlendi: önce Alina, sonra Veyric, ardından Luthan, Corin ve en son Elysia nöbet tutacaktı.
Kimse itiraz etmedi ve bu işin de hallolmasıyla birlikte ertesi günün gelmesini bekleyerek dinlenmek üzere yavaş yavaş uzandılar.
---

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!