***
Kütüphaneye olan yolculuk beklenenden daha uzun sürdü.
Kahretsin... bu haddinden fazla uzun sürdü.
Akademi Saati sayesinde tüm akademinin detaylı bir haritasına erişimi olmasına rağmen, bu uçsuz bucaksız kampüste yolunu bulmak beklediğinden çok daha kafa karıştırıcı çıkmıştı.
Her koridor birbirinin aynısı gibiydi.
Geçmiş kahramanların ve alimlerin karmaşık oymalarıyla dizili o devasa mermer salonların hepsi birbirine karışıyor gibiydi.
Avlular, eğitim alanları ve yurt kompleksleri sonsuzmuşçasına uzanıp gidiyordu.
Başlarda tabelaları takip etmeyi denemişti.
Burayı kim tasarladıysa ya bir sadist ya da labirent hayranı olmalıydı—çünkü hiçbir şeyin mantığı yoktu.
Kuzey Kanadı mı? Güney Kanadı mı? Kütüphane neden tam merkezde değil ki?! diye düşündü sinirle.
Sonunda vardığında aradan bir saatten fazla zaman geçmişti.
Yorucuydu.
Ve sinir bozucuydu.
Yine de, sonunda o devasa yapının önünde durduğunda, bir anlığına duraksamadan edemedi.
Devasaydı, yaklaşık yedi kat yüksekliğindeydi.
Kütüphanenin dış cephesi daha önce gördüğü hiçbir binaya benzemiyordu. Duvarlar, yüzeyine kazınmış altın rünlerle hafifçe parlıyordu.
Bu rünler sadece dekorasyon amaçlı değildi; içerideki o uçsuz bucaksız bilginin güvende kalmasını sağlayan koruyucu efsunlardı.
Heh. Bunun etkileyici olduğunu mu sanıyorlar?
Ash'in dudakları çarpık bir gülümsemeyle kıvrıldı.
Rünlerin aslında ne olduklarını anlamıştı—ucuz taklitler. Ölümlülerin kavrayışının çok ötesindeki bir şeyi kopyalamak için yapılmış kaba saba bir girişim.
Romanda bunun hakkında okumuştu.
Rün Büyüsü... Rünlerden bahseden antik metinlerden parçalar almışlar ve buna yeni bir büyü dalı demişler. Komik.
Fakat kendi araştırmalarını bile zar zor anlayan o alimlerin aksine, Ash'in başka bir şeyi vardı—Yaratılış Kodeksi.
Ona Rünlere dayalı yetenekler yaratma imkanı sağlayan bir özellik ve ayrıca Özelliğin Koruyucu Geçersiz Kılma işlevi.
Teorik olarak, eğer Koruyucu Geçersiz Kılma'yı kullanırsa bu rünlerle deneyler yapabilir—hatta belki bir gün gerçek Rün Desenlerini büyü olarak bile kullanabilirdi.
Bakışları yukarıya kaydı.
Binanın en tepesinde, havada yavaşça dönen ve yumuşak bir ışıkla nabız gibi atan, havada süzülen kristal küreler görebiliyordu.
Bunlar içeri giren herkesi tarayan büyü dedektörleri olarak işlev görüyordu.
Girişin kendisi de ihtişamlıydı—görünüşe göre efsunlu çelikten yapılmış devasa çift kanatlı kapılar sımsıkı kapalı duruyordu.
Ağır görünümlerine rağmen, içeri girmesine izin verilenler için zahmetsizce açılırlardı.
Ve sonra—
Ash'in gözleri tanıdık birine takıldı.
Tam kütüphaneden içeri adım atmak üzere olan bir çocuğa.
Ray Dawson.
Tarihte tüm yatkınlıklara sahip tek insan.
Altın çocuk.
Dahi.
Ana Karakter.
Ash, tam başka bir Rün elde etmek üzereyken Kader'in—ya da her ne haltsa onun—yine peşine düştüğü hissine kapıldı.
Sonra hiç tereddüt etmeden, var gücüyle bağırdı—
"RAY DAWSON!!!!!!!!!!!!"
Bağırması o kadar yüksekti ki etraftaki akademi personeli ve öğrenciler bile durup baktı.
Ash bakışları, fısıldaşmaları, insan kıtasındaki en prestijli akademinin tam ortasında bir olay çıkardığı gerçeğini görmezden geldi.
Çünkü bunların hiçbirinin önemi yoktu.
Çünkü tehlikede olan sadece dünyanın kaderi değildi, aynı zamanda—
Amına koduğumun piçi! O Rün benim!
Bir Rün'dü.
**
Ray döndü, Ash'in yaklaştığını fark ettiğinde ifadesi nötrdü.
"Ash?"
Ama Ash yavaşlamadı. Doğrudan Ray'in yanına yürüdü ve onu omzundan yakaladı.
"Ray, beni dikkatle dinle."
Ray gözlerini kırpıştırdı. "Ih... tamam?"
"İçeri giremezsin."
Ray kaşlarını çattı. "Neden?"
Ash sanki çok gizli bir bilgi veriyormuş gibi sesini alçaltarak etrafına bakındı.
"... Birileri seni arıyor."
Ray'in duruşu hafifçe dikleşti. "Kim?"
Hasiktir!!
Ash o kadar ilerisini düşünmemişti.
Düşün, Ash! Düşün!
Sonra—aklına bir fikir geldi.
"Şu... ıh... kızlar, yani—öğretmen seni arıyor."
Ray ona şüpheci bir bakış attı. "Öğretmen mi?"
Ash ciddiyetle başını salladı. "Evet."
Ray kollarını kavuşturdu. "Ve öğretmen tam olarak neden beni arıyor olsun ki?"
Ash dramatik bir şekilde iç çekip başını iki yana salladı. "Yatkınlıklarınla alakalı."
Biraz daha eğilip sesini daha da alçalttı. "Personelin bu konuda konuştuğuna kulak misafiri oldum. 'Yeni öğrencilere göz kulak olmak' falan filan diyolardı."
Ray'in kaşları kafa karışıklığıyla çatıldı. "A-Anladım."
Ash hızla başını salladı.
Ray'in gözleri hafifçe kısıldı. "Ama... bunu bana neden söylüyorsun?"
Ash içinden küfretti ama yine de cevap verdi.
"... Çünkü"—keskin bir nefes verdi—"sınavda baygınken bana yardım ettiğini öğrendim, bu yüzden sana bir şekilde borcumu ödemek istedim."
Ray'in bakışları durumu tartarcasına bir anlığına üzerinde oyalandı.
Sonra—
"... Hıh." Ensini kaşıdı. "Bu cidden çok garip... Sen hiç böyle şeyleri umursayacak bir tipe benzemiyorsun."
Ash ifadesini düz tutmak için kendini zorladı. "İnan bana, umursamıyorum. Ama insanlara borçlu kalmayı da sevmem."
Ray hâlâ emin değil gibiydi ama sonunda iç çekti. "Pekâlâ. Önce görevlilerden birine soracağım."
Ash sırıtmasına zar zor engel oldu.
"Aynen, mantıklı. İçeri adım atmadan önce durumu kesinlikle netleştirmelisin."
Ray dönüp uzaklaşmadan önce ona başını sallayarak onay verdi.
O gözden kaybolduğu saniye, Ash sırıtarak topukları üzerinde döndü.
Bu haddinden fazla kolaydı.
Yüzünde arsız bir sırıtışla kütüphane kapılarına doğru rahatça yürüdü.
Pekâlâ. Rünümü alma vakti.
**
Ash kütüphane kapılarına yaklaşırken, sert bir ses onu durdurdu.
"Akademi Saatini göster."
Sesin geldiği yöne döndü.
Girişte göğüslüğünde kitap ve kılıç amblemi olan lacivert bir zırh kuşanmış bir muhafız duruyordu. Ancak Ash'in dikkatini gerçekten çeken şey zırh değildi—
Göğsündeki rozetti.
Bir Büyük Usta mı...?
Ash'in gözlerinde ince bir şaşkınlık parladı.
Birinin Büyük Usta unvanını taşıması için olağanüstü bir savaşçı ya da büyücü olması gerekirdi.
Ve buna rağmen, böyle bir kişi burada sadece bir muhafız olarak görev yapıyordu.
Sırf bu bile buranın ne kadar önemli olduğu hakkında çok şey anlatıyordu.
Ash hiç tereddüt etmeden kolunu kaldırıp Akademi Saatini gösterdi. Bileğine sabitlenmiş sihirli cihaz, rünleri enerjiyle nabız gibi atarken hafifçe parıldadı.
Muhafız hemen geçmesine izin vermedi. Bunun yerine küçük, dikdörtgen bir cihaz çıkardı ve onu tam Ash'in bileğinin üzerinde tuttu.
Bir an sonra cihazdan bip sesi geldi ve havada ince, yarı saydam bir ekran belirerek Ash'in adını, yılını ve öğrenci sınıflandırmasını gösterdi.
Muhafızın keskin gözleri detayların üzerinde gezindi ve ardından hafifçe başını salladı.
"Girebilirsin."
Ash tek kelime daha etmeden öne doğru adım attı.
Eşikten içeri girdiği an, üzerine tuhaf bir his çöktü; sanki ince bir büyü perdesi tenine sürtünüyormuş gibiydi.
Bir tarama büyüsü mü?
Sadece bir saniye sürdü ve sonra kaybolup gitti.
Ve sonra—kütüphaneye girdi.
***
İçeri adım attığı an, Ash'in nefesi hafifçe kesildi.
Bu da ne...
İçerisi dışarıdan bile daha ihtişamlıydı.
Göğe yükselen devasa kitaplıklar yükseklere uzanıyor, tepeleri adeta o geniş tavanın içinde kayboluyordu.
Sadece ahşaptan yapılmamışlardı; aynı zamanda manayla aşılanmış materyallerle güçlendirilmişlerdi ki antik kitaplar zamanla çürümesin.
Tüm mekânı yumuşak, altın sarısı bir parıltı yıkıyordu—bu parıltı meşalelerden ya da avizelerden değil, havada tembel tembel süzülen ışık kürelerinden geliyordu.
İnsanlar hareket ettikçe, küreler parlaklıklarını ayarlayarak her bölümün kusursuz bir şekilde aydınlatılmasını sağlıyordu.
Yukarı baktığında, Ash her biri havada süzülen mana köprüleriyle kusursuzca birbirine bağlanmış çok sayıda kat fark etti.
Bu platformlardan bazıları öğrencileri ve alimleri taşıyarak farklı bölümler arasında zahmetsizce seyahat etmelerini sağlıyordu.
Ve buna rağmen—içerideki bunca insana rağmen—mutlak bir sessizlik hakimdi.
Kütüphanenin efsunları gereksiz tüm sesleri emiyor, geriye sadece dönen sayfaların hafif pıtırtısını ve arada bir hışırdayan cüppelerin sesini bırakıyordu.
Bu sessizlik ürkütücü değildi; otoriterdi.
Burası... tam bir hazine odası.
Daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu.
Ama bunun üzerinde daha fazla duramadan dikkati başka yöne kaydı.
Girişin hemen yanındaki ön masada, önündeki kalın ciltli kitaba tamamen gömülmüş yaşlı bir adam oturuyordu.
Gümüş rengi saçları düzgünce geriye taranmıştı ve efsunlu lambaların yumuşak parıltısını yansıtan ince çerçeveli gözlükler takıyordu.
Etrafındaki aura sakin ama boyun eğmez hissettiriyordu, sanki dünyadaki hiçbir güç onun odaklanmasını bozamazmış gibi.
Ash içeri girdiğinde başını kaldırıp bakmadı bile.
Romanda bir kütüphaneciden—ya da en azından böyle birinden—bahsedilmemişti.
Bu düşünceyi omuz silkerek kafasından atan Ash, nefesini verip öne doğru bir adım attı.
Pekâlâ. Şimdi Bilgi Rünü'nü alma vakti.
Dudaklarına arsız bir sırıtış yerleşti.
***
Ash kütüphanenin derinliklerine doğru ilerlerken cilalı zemin üzerindeki adımları hafifti.
O devasa raflar etrafında sonsuzluğa uzanıyor, her biri her boyuttan ve çağdan kitaplarla dolup taşıyordu.
Bazılarının pürüzsüz kapakları ve yumuşak altın ışığın altında parlayan sırtları varken, diğerleri yılların yorgunluğuyla çatlamış, sayfaları sararmış ve kırılganlaşmıştı.
Ama Ash buraya sıradan bir kitap için gelmemişti.
Özellikle bir tanesini arıyordu.
Romana göre, o kilitli bir kasada ya da katman katman büyülerle korunan gizli bir odada saklanmıyordu.
Sadece... binlerce başka kitabın arasına gömülmüş, unutulmuş bir köşeye tıkılmıştı—sırf kimsenin onu orada aramak aklına gelmediği için gözden kaçmıştı.
Buralarda bir yerde olmalı...
Yürürken bakışları raflar arasında geziniyor, parmakları arada bir kitap sırtlarına sürtünüyordu.
İlerledikçe, daha az insan gördü.
Çoğu öğrenci, mana teorileri, dövüş teknikleri ve kayıtlı tarihler gibi popüler konulardaki kitapların düzenli bir şekilde sıralandığı merkezi alanlarda toplanmıştı.
Ama burada, daha ücra köşelerde sessizlik daha derin hissettiriyordu.
Ash bir köşeyi döndü ve kendini tozlu bir koridorda buldu.
Buradaki kitaplıklar daha eskiydi, ahşapları zamanla hafifçe eğrilmişti.
Bazı kitapların üzerini ince bir toz tabakası kaplamıştı, bu da neredeyse hiç kimsenin buraya kadar gelmeye zahmet etmediğini gösteriyordu.
Dudaklarında ufak bir sırıtış belirdi.
Buldum.
Gözleri belirli bir rafa kilitlendi—alttan üçüncü sıra, en uzak köşeye yakın.
İnce, soluk kırmızı renkte, bir zamanlar altın yaldızlı olan yazıları yıllar içinde matlaşmış bir kitap.
Geri kalanlardan hiçbir farkı yok gibiydi; kapaklarında isimleri bile zar zor okunan eski, yıpranmış kitaplarla doluydu.
Ama Ash çömeldi, parmaklarını hafif ama kararlı bir şekilde kitap sırtlarında gezdirdi.
Her kitaba hafifçe dokunarak herhangi bir düzensizlik olup olmadığını yokladı.
Sonra—parmak uçları tuhaf bir şeye sürttü.
Diğerleriyle boyut ve renk olarak tamamen aynı olan ama... biraz daha ağır bir kitaba.
Ash onu kavradı ve dikkatlice çekip çıkardı.
Onu çektiği an, ne bir mana dalgalanması oldu ne de gizli bir mekanizma çalıştı—ellerinde sadece sıradan, unutulmuş bir kitabın ağırlığı duruyordu.
Ama o gerçeği biliyordu.
Bu sıradan bir kitap değildi.
Bu, Bilgi Rünü'ydü.
Yavaşça nefesini dışarı verdi. Gerçekten de bu kadar kolaydı...
Onu açtığında bir güç dalgası açığa çıkmayacaktı. Çözülmesi gereken bilmeceler ya da geçilmesi gereken sınavlar yoktu.
Bilgi Rünü her zaman herkesin gözü önünde saklanmış, kimsenin okumaya zahmet etmediği sıradan bir kitap sanılmıştı.
Ve şimdi, onundu.
Kitabı açarken dudakları ufak bir sırıtışla kıvrıldı.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!