「Dokkaebi¹. İlk göründüğünde biri öyle demişti.」
Şu an neden bunu hatırladığımı bilmiyorum. Durmuş metro, karanlık tren... sanki deja vu olmuş gibiyim. Metro daha önce de durmuştu ama gerçekten nadirdi. Öyle bile olsa, neden? Romandaki benzer cümleleri hatırladım... Saçmaydı. Böyle bir şey mümkün müydü?
Aynı anda, 3807. Vagonun kapısı genişçe açıldı ve elektrik geri döndü. Yoo Sangah kulağıma fısıldadı.
“Dokkaebi?”
Kafam çatlıyordu. Okuduğum roman ile önümdeki gerçekliğin benzerlikleri karşısında huzursuzca titredim.
「 İki küçük boynuzu ve hasırdan örülmüş giysisiyle garip ve tüylü bir yaratık havada süzülüyordu.」
「 Bir peri olamayacak kadar garipti, bir melek olamayacak kadar kötüydü ve bir şeytan denilemeyecek kadar sükunet doluydu. 」
「 Böylece ona ‘dokkaebi’ denilmişti. 」
Ve dokkaebinin söyleyeceği ilk şeyi de biliyordum.
「&아#@!&아#@...!」
[&아#@!&아#@...!]
Kurgu ile gerçeklik birbirine girmişti.
“Bu da ne?”
“Artırılmış gerçeklik mi?”
Gevezelik eden insanların arasında tek başıma bambaşka bir dünyaya atılmış gibiydim. Bu kesinlikle bir dokkaebiydi – Hayatta Kalma Yolları’nda binlerce insanın hayatına trajedinin kapısını açan dokkaebi. Yoo Sangah’ın sesi beni düşüncelerimden ayırdı.
“İspanyolca’ya benziyor gibi. Konuşmayı denemeli miyim?”
Biraz geri çıktım ve sordum,
“...O şeyin ne olduğunu biliyor
musun? Para mı isteyeceksin?”
“Hayır, ama..."
O anda düzgün Korece telaffuzu duydum.
[Ah. Ah. Ses iyi mi? Ah, Kore yaması düzgün çalışmadığından biraz zorlandım. Millet, dediklerimi duyuyor musunuz?]
Anladıkları dil konuşulmaya başlayınca insanların rahatladığını görebildim. Öne çıkan ilk kişi takım giyen büyük bir adamdı.
“Hey, ne yapıyorsun şu an?”
[...Huh?]
“Kayıtta mısın? Bir seçmem olduğundan hemen gitmem gerekiyor.”
Yüzü tanıdık gelmediğinden bilinmeyen bir aktör olmalıydı. Oyuncu yönetmeni ben olsaydım sırf bu hırsı yüzünden onu seçebilirdim. Fakat ne yazık ki karşısındaki varlık yönetmen değildi.
[Ah, seçmeler. Doğru. Buna da bir seçme diyebiliriz. Haha, veri sıkıntısı vardı. Saat 19.00 da ücretliye geçilince girdim.]
“Ne? Ne diyorsun?”
[Şu an, şimdi. Hepiniz, rahatlayın, koltuklarınıza oturun ve beni dinleyin. Şu andan itibaren size çok önemli şeyler söyleyeceğim!]
Göğüsüm sıkışıyordu.
“Ne? Hızlıca trenden inin!”
“Birisi kaptanı çağırısın!”
“Vatandaşların onayını almadan ne yapmaya çalışıyorlar?”
“Anne, o da ne? Çizgi film mi?”
Hiç şüphe yoktu. Bunlar benim bildiğim gelişmelerdi. Hiç bulaşmak istemezdim... Ama başka yolu yoktu.
İnsanlar bu küçük ve sevimli yapay zeka gibi görünen yaratığı dinlemezdi. Yapabileceğim tek şey Yoo Sangah’ın koltuğundan kalkmasını durdurmaktı.
“Yoo Sangah-ssi. Şu an tehlikeli, o yüzden yerinde dur."
“Huh?”
Yoo Sangah’ın gözleri genişçe açıldı. Bir anlık şaşkınlıkla konuştum ama ne anladığımı söylemenin hiçbir yolu yoktu. Aslında, açıklamak zorunda değildim.
[Haha, gerçekten gürültülüsünüz.]
Şu anda herkesten daha güçlü ikna etme kabiliyeti olan biri vardı.
[Sessiz olun dedim.]
Dokkaebi gözlerini kapadı. Yeniden açtığında gözleri kıpkırmızıydı. Bir şey patladı ve tren sessizliğe büründü.
“Uh, uh. Uh...” Tanınmayan aktörün alnında büyük bir delik oluşmuştu. Defalarca konuşan adam olduğu yere yığıldı.
[Film çekmiyoruz.]
Bu sefer bir çatlama sesi geldi. Bu kaptan hakkında konuşan kişiydi.
[Bu bir rüya değil. Bir roman da değil.]
Bir, iki... Kafası patlayan insanların kanları havaya sıçradı. Hepsi dokkaebiye karşı çıkanlardı. Çılgına dönen veya çığlık atanlar dışında en ufak bir yaygara çıkaranların başında da delik vardı. Birden metro kan havuzuna döndü.
[Bu, bildiğiniz ‘gerçeklik’ değil, anladınız mı? Çenenizi kapayın ve beni dinleyin.]
Vagondakilerin yarısından fazlası ölmüştü. Kan ve vücut parçaları treni doldurdu. Güçlü bir varlığın önündeki ilkel maymunlarmış gibi herkes korkuyla dokkaebiyi izledi. Şaşırmıştım ve hıçkıran Yoo Sangah’ın omuzunu sıkıca tuttum.
Bu gerçekti. Kulaklarıma gelen garip mesaj, önümdeki dokkaebi, ve kan havuzuna dönmüş vagon...
[Millet, şu ana kadar çok iyi yaşıyordunuz, değil mi?]
Özel ihtiyaçları olanlar için olan koltukta oturan yaşlı nineyle dokkaebinin gözleri buluştu.
[Bedavaya çok uzun süredir yaşıyorsunuz. Hayat çok cömert, değil mi? Doğdunuz, nefes aldınız, yediniz, içtiniz, ürediniz ve bunlar için hiçbir ücret ödemediniz! Ha! Gerçekten güzel bir dünyada yaşıyorsunuz!]
Bedava mı? Metrodaki hiç kimse bedavaya yaşamamıştı. İnsanlar hayatta kalabilmek için para kazanmaya çabaladılar, her gün metroda işten eve tüm yolu gittiler. Yine de şimdiye kadar kimse dokkaebinin sözlerini kesmeye cüret etmemişti.
[Fakat güzel günler sona erdi. Hayatınızı daha ne kadar bedavaya geçireceksiniz? Mutlu olmak için bir ücret ödemek gerekli sonuçta, değil mi?]
Kimse cevap veremedi. Aynı zamanda biri dikkatlice elini kaldırdı.
“P-Para mı istiyorsunuz?”
Böyle bir durumun ortasında kimin böyle konuşacağını merak ettim ama beklenmedik bir şekilde bu kişiyi tanıyordum.
“Yoo Sangah-ssi. Bu Finans Departmanının Müdürü Han değil mi?”
“...Evet.”
Hiç şüphe yoktu. Şirkette üst düzeylerden arkadaşları olan ve yeni çalışanların özellikle uzak durduğu kişi. O, Han Myungoh’tu. Finans departmanının Müdürü. Ama bu adam neden metroyu kullanıyordu ki?
“Para istiyorsanız veririm. Lütfen benim nasıl biri olduğumu unutmayın.”
Departman Müdürü Han insanlar onu alkışlıyormuş gibi bir tavırla kartını çıkardı. Bir kurtarıcı, teröristlere karşı çıkıyormuş havası oluşmuştu.
“Ne kadar istiyorsun? Bir tomar mı? Yoksa iki mi?”
Şirketin ek birimlerinden birinde Müdür olmasına rağmen büyük bir miktar teklif ediyordu. Han Myungoh’un bağlı kuruluşlardan birinin sahibinin en genç oğlu olduğuna dair söylentiler vardı. Doğru gibi görünüyordu. Ben o kadar çeki cüzdanımda taşıyamazdım.
[Hrmm, Para mı teklif ediyorsun?
“E-Evet! Şu an yanımda pek para olmasa da... Buradan çıkmama izin verirsen istediğin her şeyi verebilirim.”
[Para. İnsanların ortak kullandığı bir bitki lifi.]
Departman Müdürünün yüzü aydınlandı. Bu ‘para her kapıyı açar’ ifadesiydi. Ne kadar acınası.
“Şu an elimde sadece bu kadar v—"
[Bu, sadece sizin uzay zamanınızda geçerli.]
“Huh?”
Aynı anda, havada alevler belirdi ve birden Departman Müdürü Han’ın elindeki çekler yanmaya başladı. Departman Müdürü Han çığlığı bastı.
[Bu kâğıdın evrende hiçbir değeri yok. Bunu bir daha yaparsan kafanı patlatırım.]
“U-Uhhh...”
İnsanların yüzlerini yine korku kapladı. Romanın aynısı olduğundan insanların ne düşündüğünü anlamak çok kolaydı.
「 Şimdi ne halt yiyeceğiz?」
Gelecekte ne olacağını sadece ben biliyordum.
[Phew, gürültü yaptığınızda borç artıyor. Peki o zaman yüzlerce kez açıklamaktansa, parayı kendiniz kazansanız daha hızlı olmaz mı?]
Dokkaebinin boynuzları anten gibi uzadı ve bedeni metronun tavanına kadar yükseldi.
Bir süre sonra, bir mesaj geldi.
[# BI-7623 kanalı açıldı.]
[Takımyıldızları kanala giriş yaptı.]
Boş gözler önünde küçük bir pencere belirdi.
[Ana senaryo başladı!]
+
<Ana Senaryo #1- Değerini Kanıtla>
Kategori: Ana
Zorluk: F
Tamamlama Koşulları: Yaşayan bir ya da daha fazla canlıyı öldür.
Süre Sınırı: 30 dakika
Ödül: 300 jeton
Başarısızlık: Ölüm
+
Dokkaebi hafifçe bir gülümsemenin ardından şeffaflaştı ve uzayda kayboldu.
[O zaman, herkese iyi şanslar. Lütfen ilginç bir hikâye gösterin.]
______________________________________
Bölüm Sonu Notları:
*¹Dokkaebi, Kore folklöründen efsanevi bir yaratıktır. Kore goblini olarak da bilinir.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!