Bölüm 136: 26.Kısım – Senaryo Yok Edici (4)

event 23 Mart 2026
visibility 18 okuma
translate Çevirmen: Sansanson
rate_review Redaktör: Hono
person_add Ekleyen: Sansanson

Çn: Bu ve bir sonraki bölüm normalden daha uzun olacak. Bunun sebebi, daha önce de belirttiğim gibi revize edilmiş versiyondan orijinal versiyona geçiş yapmam. Revize ile orijinal arasında iki bölüm fark olduğundan, bölümleri orijinale uyarlayabilmek için birleştirdim; bu nedenle 136 ve 137. bölümler biraz uzun oldu. Hikâye akışında herhangi bir karışıklık ya da düzensizlik yoktur. Gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz. Sadece kaynak değiştirdiğim için, çoğu yeri değiştirmemek kaydıyla bazı yetenek isimlerini değiştirdiğimi bilmenizi isterim.

“Ugh?”

Öndeki adamların kafaları temiz bir biçimde uçtuğunda, etraflarındakiler dehşet içinde geri çekildi.

“Öldürdü! Şu piç onları öldürdü!”

“Öldürmeyen Kral değil miydi bu? Bize anlatılanlarla hiç alakası yok bunun!”

Paniğe kapılan adamlar aceleyle silahlarını çekti. Bunlar gibi zaman israflarıyla uğraşmak için özel tekniklere gerek yoktu. Yalnızca İnanç Kılıcı’nı etkinleştirdim ve üzerime gelenleri biçtim.

“Aaaaah!”

Etrafımızı saran herkesin kökünü kazımayı planlıyordum. Ancak sonuncusu tam kesilememiş olmalıydı ki, acı içinde çığlık atmaya başladı. Kıvranan piçe hiç tereddüt etmeden kılıcımı sapladım.

“B-Bu kadar güçlü olduğunu söylememişlerdi…”

“Kaçın!”

Şimdiye kadar, kim saldırırsa saldırsın, mümkün olduğunca öldürmemeye çalışmıştım.

Elbette bunun nedeni Öldürmeyen Kral unvanını korumaktı ancak bu davranışı tekrar ede ede, farkında olmadan öldürmeye karşı kendimi frenleme alışkanlığı edinmiştim. Ancak artık durum farklıydı. Gerektiğinde kararlı davranmamam zayıflıklar yaratabilirdi. Bundan sonra karşıma çıkacak düşmanlar, bıraktığım en ufak açığı bile acımasızca kullanacaktı.

Kararımı verdiğim anda, hareketlerimde en ufak bir tereddüt kalmadı.

“Yavaşsın.”

Sesi duyup baktığımda, Joonghyuk çoktan kılıcını kınına sokmuştu. Benden kat kat fazla insan öldürmüş olan bu adamın yüzünde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu.

“B-Bize, Yüce Kral’la iş birliği yapmıyor demişlerdi…”

Geriye kalan tek adam titreyerek geriledi.

“Bunu yapmanızı kim emretti?”

“Ş-Şey…”

[Karakter Seol Ingu derin bir ıstıraba sürükleniyor.]

Kısa bir süre sonra adamın yüz ifadesi tamamen değişti; bir anda üzerime atıldı.

“Uaaaah!”

Bu olmamalıydı. Kazanma ihtimalinin sıfır olduğu bir durumda, bile bile ölüme koşmak mı? İçimi uğursuz bir his kapladı. Adam, bir şehit edasıyla bağırdı.

“İnsanlığın senaryolardan kurtuluşu için!”

…Senaryolardan kurtuluş mu?

Joonghyuk’un kılıcı hareket ettiği anda adamın başı yere düştü.

“Öyle dikilip aptal gibi neye bakıyorsun?”

Kaba sesiyle irkildim.

“Sence de bir tuhaflık yok mu?”

“Böylesine sadık birini görmek nadir.”

“İkimiz de biliyoruz ki insanlar bu kadar kolay sadakat yemini eden hayvanlar değildir. Hele böyle bir durumda…”

“Sen oyalanırken saklanan bir piç kaçtı bile.”

Bu piç gerçekten iletişim kurmayı bilmiyordu. Kaçan adamın peşine düşmeye karar verdik.

“Bu arada, beni takip etmeye devam mı edeceksin?”

“…”

“Bana vurmak için bir fırsat kollamıyorsun, değil mi?”

Joonghyuk her zamanki ürkütücü bakışlarıyla bana baktı, sonra yavaşça ağzını açtı.

“Düşününce, öyle bir şey söylemiştim.”

“…Sonsuza kadar unutursan memnun olurum.”

Biraz soluklanıp etrafı kontrol ettikten sonra, 5.Hat üzerindeki Kkachisan civarına gelmiştik. Bu kez Joonghyuk, şaşkın bir ses tonuyla konuştu.

“Garip. Seul Kubbesi’nde bir av senaryosu sürüyor olmalıydı.”

“Kim bilir. Belki de ‘av’, bildiğimiz türden bir av değildir.”

Kkachisan, Ujangsan, Sinjeong ve Mok-dong’a uzanan yollar, enkarnasyonların döktüğü kanla lekelenmişti. Her sokakta cesetler vardı. Daha önce de çok ceset görmüştük ama bu sefer sorun, ölme biçimleriydi.

Joonghyuk, cesetlerdeki yaralara bakarak başını salladı.

“Bunu insanlar yapmış.”

Burada bir canavar avı senaryosu devam etmekte olsaydı, cesetlerdeki yaraların hepsi canavarların diş ya da pençe izleri olurdu. Ama bu bedenler açıkça keskin silahlar ya da topçu ateşiyle öldürülmüştü.

Yani burada, senaryoyla ilgisi olmayan bir çatışma çıkmıştı.

Çok geçmeden kaçan adamı bulduk.

“İşte orada.”

Vuuş—taaakk!

Ancak daha yanına bile yaklaşamadan, bir ok adamın boğazını delip öldürdü.

Başka bir düşman ortaya çıktı sanarak kılıcımı çeksem de beliren grup beklenmedik şekilde tanıdıktı. Hwarang zırhları. Ölü adamın etrafında durup kendi aralarında konuşuyorlardı.

“Hiç şüphe yok. Kurtuluş Kilisesi’nin hayatta kalanlarından biri.”

“Temizleyin.”

Düşman olmadıklarını anlayınca yanlarına koştum.

“Bekleyin!”

Kadın dönüp bana baktı. Yüzü sert çatışmalarla yıpranmıştı.

“Kim Dokja-ssi…?”

Güzellik Kralı Jiwon’du.

____________________________________________

Ondan, beklemediğimiz bir dizi haber duyduk.

“Kral ittifakları dağıldı mı?”

“Önce Maitreya Kralı düştü, ardından Gezginlerin güçleri.”

Bir an için kulaklarımın arkası keskin biçimde gerildi ve başım döndü.

“Yoksa Gezginlerin Kralı öldü mü?”

“Gezginlerin Kralı’nın hayatta mı ölü mü olduğunu bilmiyoruz. Bir süredir kayıp. Tarafsız Kral Jeon Ildo ise tamamen karşı tarafa geçti.”

Tarafsız Kral söz konusuysa, bu kesinlikle mümkündü. Bazen ‘tarafsızlık’, yalnızca en korkak insanların kullandığı bir kelimeydi. Başım dönmeye başladı. Annem hedef alınmışsa, Heewon ya da Sangah’ın da güvende olduğuna dair hiçbir garanti yoktu.

Bu piçler de kimdi?

“Daha önce gördüğümüz Yeouido İttifakı mıydı?”

“Hayır. Yeni bir güç. Kendilerine ‘Kurtuluş Kilisesi’ diyen piçler… Şu anda Yeouido dahil her şey onların eline geçti.”

…Kurtuluş Kilisesi?

Elbette bu ismi çok iyi biliyordum.

Çünkü Kurtuluş Kilisesi, orijinal eserde önemli bir konuma sahip olan bir örgüttü.

Ancak bir şeyler ters gidiyordu. Normalde Kurtuluş Kilisesi, en erken onuncu senaryodan sonra, Seul Kurtuluş Senaryosu bittikten sonra ortaya çıkmalıydı.

“‘Kurtuluş Kilisesi’, buradan ayrıldığınız gün aniden ortaya çıktı. ‘İnsanlığı senaryolardan özgürleştireceklerini’ söyleyerek… onlara karşı çıkan tüm güçleri tereddüt etmeden ortadan kaldırıyorlar.”

Joonghyuk sordu.

“O kadar güçlü bir grup nerede saklanıyordu? Altıncı senaryo başladığında Seul’deki tüm büyük güçlerin toplanmış olması gerekirdi.”

“Seul’un içinden değillerdi.”

Ne demek istediğini hemen anladım. Yakınımızda, gökyüzünden açıklanamaz bir ışık uzanmaya başladı.

Şşşşş—

Boşluktan düşen sadece bir ya da iki ışık huzmesi değildi. Göklerden süzülen projektörler gibi, insanlar ışıklarla birlikte çağrılıyordu. Yaklaşık yarısı hâlâ sersemlemiş durumdaydı, fakat diğer yarısının gözleri şaşırtıcı derecede berraktı.

Ardından bir mesaj geldi.

[Yeni bir senaryo bölgesine girdin!]

[Seul Kubbesi’nde yedinci ana senaryo şu anda devam ediyor.]

Meydana çağrılan kalabalık yüz kişiden fazlaydı. Hepsi savaş teçhizatı yerine günlük, sıradan kıyafetler giyiyordu.

Joonghyuk mırıldandı.

“Yeni insan konuşlandırılma zamanı gelmiş bile.”

Şu anda ana senaryolar yalnızca dünyanın başkentlerinde ilerliyordu. Ancak senaryolar devam ederken bazen çok fazla enkarnasyon ölüyordu. Böyle durumlarda, Büro iç düzenlemelerle birlikte belirli sayıda ek insan çağırıyordu. Çoğu, ilgili ülkenin dört bir yanından rastgele seçilirdi.

Tıpkı şimdi olduğu gibi.

“Ugh...Uhhh...”

Çoğu korkudan donup kalmıştı, ancak hatırı sayılır sayıda enkarnasyon çoktan gözleri ateş saçarak etrafını kolaçan etmeye başlamıştı. Görünüşlerine bakılırsa buraya gelmeden hemen önce ilk senaryolarını yaşamışlardı. Joonghyuk’un gözleri kısıldı.

“Kurtuluş Kilisesi de onlar gibi mi çağrıldı?”

“Evet.”

“Hiç mantıklı değil. Daha yeni çağrılmış dallamaların, mevcut enkarnasyonları yenmesi imkânsız.”

Joonghyuk haklıydı. Elbette denge ayarlaması nedeniyle, yeni çağrılanlar bize kıyasla daha iyi başlangıç ödüllerine sahip oluyordu. Ancak yalnızca bununla, defalarca ölüp dirilseler bile, mevcut enkarnasyonları alt edemezlerdi.

Jiwon dudaklarını ısırarak konuştu.

“Kurtuluş Kilisesi’nin lideri… baştan beri güçlüydü.”

Titreyen omuzları, gerçek korkuyla yüzleşmiş birine aitti.

“Yüce Kral, güçlü olduğunu biliyorum. Ancak o kişiyle asla savaşma. Güçte de, stratejilerde de… çoktan insanlığın ötesine geçmiş durumda. O, insan değil. Sanki bambaşka bir yaratığa tanıklık etmişim gibiydi…”

Tam o sırada, mırıldanan kalabalığın arasından bir dokkaebi ortaya çıktı.

[Pekâlâ millet. Panik yapmayın. Sakin olun ve buraya bakın.]

Yeni enkarnasyonlar, iyi eğitilmiş çocuklar gibi dokkaebiye odaklandı.

[Yeni çağrılan sizler, annesini kaybetmiş civcivler gibisiniz. Elbette bazılarınız çoktan iyi sponsorlar seçti; fakat bunun tek başına bu dünyada hayatta kalmayı kolaylaştırmayacağını biliyorsunuz, değil mi? Bu yüzden sizi koruyacak bir ‘grup’ bulmanız gerekiyor. Gerçek bir enkarnasyon olana kadar sizi kollayacak bir grup.]

Bazı enkarnasyonlar bağırdı.

“Önemli bir şey söyleyecek sandım ben de. Bu bilgiyi bilmeden mi geldik sanıyorsun?”

“Konuşman bittiyse siktir git!”

Dokkaebi daha sözünü bitiremeden, enkarnasyonlar hareketlenmeye başladı. Bu özgüvenleri anlaşılırdı. Seul Kubbesi’nin dışında da belli ölçüde kâhinler vardı. Ayrıca Geniş Alan İnterneti yeteneğine sahip enkarnasyonlar sayesinde içeriden bilgi fazlasıyla sızmıştı. Büyük ihtimalle çoğu, ödevini yaparak buraya gönderilmişti.

“Yüce Kral! Yüce Kral’ı takip etmeliyiz!”

“Evet! Enkarnasyonlar arasındaki en güçlünün Yüce Kral olduğunu söylemişlerdi!”

Kendi ölümlerine doğru yol alan zavallı piçler. Ruhları huzur bulsun diye dua ettim.

“Güzellik Kralı’nın da iyi kalpli olduğu söyleniyor.”

“Zayıfsa iyi kalpli olması ne işe yarar ki?”

“Ama inanılmaz derecede güzelmiş.”

“…Ona gitmeyi denesek mi?”

Evet, o taraf biraz daha iyi olabilirdi. Öte yandan, bazıları daha temkinliydi.

“Ahmaklar. Gerçek güç ne Yüce Kral’da ne de Güzellik Kralı’nda.”

Karanlık ve parlayan gözlere sahip birkaç piçin bir araya gelip fısıldaştığını duydum.

“Öldürmeyen Kral diye biri varmış, öyle bir şey duydum.”

“Öldürmeyen Kral mı?”

“Sözde öldürülse bile ölmüyormuş.”

“Vay be… İnanılmaz.”

“Aslında Yüce Kral’la Güzellik Kralı’nın onun astı olduğu yönünde bir söylenti de var. Bir de etrafında bir sürü kadın dolaşıyormuş?”

Uh… Bu mümkün mü gerçekten?

“Ciddi misin? Kim bu adam? Kralın adı ne?”

“Adını tam bilmiyorum…”

“Lanet olsun, o zaman nasıl bulacağız?”

“En çirkin kralı aramamız gerekiyormuş. Yüzü de biraz bulanık görünüyormuş diye duydum.”

Üzerimde gezinen bakışları hissedince kafamı yana çevirdim. Joonghyuk sessizce bana bakıyordu.

Ne bakıyorsun lan? Senin kadar yakışıklı olmasam da yüzüm bulanık falan değil.

“Yok ya, son trend…”

Bu sırada enkarnasyonların sohbeti devam ediyordu. Hangi kral iyi, hangi grubun yanına gidilmeli… Mutlak Taht’ı ortadan kaldırmak için onca zahmete girdikten sonra konuştukları şeylere bak. İçimde tuhaf bir boşluk hissi oluştu.

Tam o anda, uzaktan borazanı andıran bir ses yükseldi. Jiwon irkildi ve geri çekildi.

“Kaçmamız lazım.”

Jiwon sözünü bitirir bitirmez, rüzgârla birlikte bir ses duyuldu.

“Zavallı insanlar... üst düzey varlıkların senaryoları tarafından kuklaya çevrilmişsiniz.”

Havayı titreten, engin bir yankı. Devasa filleri andıran canavar türlerine binmiş yabancı insanlar belirdi. Kim olduklarını hemen anladım. Yanımda duran Jiwon gergin bir sesle konuştu.

“Kurtuluş Kilisesi.”

Kilise üyeleri, sanki münzevi bir ayin yapıyormuş gibi, fillerin üzerinde bağdaş kurmuş oturuyor ve bir şeyler mırıldanıyordu. Enkarnasyonlar, bu tuhaf alayın görüntüsü karşısında bir anlığına büyülenmişti.

“Sizi kurtarmaya geldik!”

Ancak Joonghyuk’un bakışları, Kurtuluş Kilisesi’nin merkezine yönelmişken garipleşti.

“Beni bu hayatta bile takip edeceğini hiç düşünmemiştim.”

Joonghyuk’un sözleri üzerine refleksle sordum.

“Onları tanıyor musun?”

“İçlerinden birini.”

Joonghyuk, Kurtuluş Kilisesi’ni biliyor muydu? Bu insanlar ikinci turda da mı ortaya çıkmıştı? Hatırlayamasam da Kurtuluş Kilisesi’ni yeterince iyi biliyordum. Orijinal esere göre Kurtuluş Kilisesi, kurtuluş kelimesiyle özdeşleşmiş dinsel klişeleri tamamen bir kenara bırakmış bir topluluktu.

“Ölümden sonraki hayatta kurtuluş yoktur.”

Kurtuluş Kilisesi’nin ilk vaazı bu sözlerle başlardı.

“Önemli olan, şu anın hikâyesidir; özgürleştirmemiz gereken şey ise ‘bugündür’.”

İlk bakışta öğretileri son derece zararsız görünüyordu. Geçmişi ya da geleceği değil, bugünü önemse. Dünyanın sonu gelmeden önce bile defalarca duyduğum türden sözlerdi bunlar.

Kurtuluş Kilisesi üyeleri bize doğru yaklaşırken anlaşılması güç sözler mırıldanıyordu. Yüksek seslerle böğüren filler ise Çöl Diken Fili adı verilen 7.Sınıf bir canavar türüydü. Anlaşılan Kurtuluş Kilisesi üyelerinden biri Evcilleştirme yeteneğine sahipti.

“Oh, ohhh…”

“Kurtuluş Kilisesi bu!”

Normalde çok daha ileride belirmesi gereken Kurtuluş Kilisesi şimdiden sahneye çıkmıştı. Bu da bildiğim geleceğe birilerinin müdahale ettiğini gösteriyordu.

Ve bu, son derece güçlü bir varlık olmalıydı.

Öncü filin üzerindeki tahtırevandan bir ses geldi.

“Genç enkarnasyonlar, Kurtuluş Kilisesi’ne katılın. Sizi senaryolardan özgürleştireceğiz.”

Öndeki Kurtuluş Kilisesi takipçileri kollarını enkarnasyonlara doğru iki yana açtı. Tereddüt eden enkarnasyonlardan biri öne çıktı.

“…Özgürleştirmek derken neyi kastediyorsun?”

“Ne diyorsam o. Senaryolar tarafından eziyet görmekten sizi kurtaracağız.”

Sözlerin kendisi muğlaktı ancak kullandığı terimler, bir enkarnasyonun ilgisini çekmek için birebirdi. Özgürleşme, hürriyet. Zorla buraya sürüklenmiş enkarnasyonlara ancak tatlı gelebilecek kelimelerdi bunlar.

“Kurtuluş Kilisesi’ne katılırsam güçlü olabilir miyim?”

Bazı enkarnasyonlar çoktan etkilenmişken, bazıları hâlâ temkinliydi. Bunlar, belirsiz kurtuluş vaatlerinden ziyade somut güce güvenen insanlardı.

“Güç…”

Filin üzerindeki tahtırevanda bulunan gölge kıpırdadı. Sesin taşıdığı tuhaf gizem yüzünden, konuşanın yaşını ya da cinsiyetini kolayca kestiremiyordum.

“Gücün ne olduğuna inanıyorsun?”

“Güçlü yeteneklere sahip olmak ya da başkalarından daha iyi eşyalara sahip olmak… Bundan bahsetmiyor musun?”

“Güçlü yetenekler ve iyi eşyalar… Yani şuna benzer şeyleri mi kastediyorsun?”

Tahtırevandan yavaşça uzanan mana, devasa bir avuç şeklini almaya başladı.

Mana maddeselleştirme. Normalde yalnızca iyi eğitilmiş regresörlerin kullanabildiği bu teknik, sıradan bir senaryo enkarnasyonu tarafından sergileniyordu.

[Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri, Avuç’a karşı düşmanlık gösteriyor.]

Sadece bakmakla bile insanı ezen devasa avuç, gökyüzünü kaplayarak adamın üzerine doğru indi.

“A-Aaahhh!”

Ezici mana gösterisi karşısında herkes çığlık attı. Ancak avuç enkarnasyonların üzerini kapladığı anda, şiddetli bir rüzgârla birlikte şekli dağılıp yok oldu. Yerine ise, enkarnasyonları saran sıcak ve yumuşak bir hava kaldı.

“Fani şeylerin peşindesiniz. Güç ve zayıflık, hikâyelerin yarattığı birer yanılsamadan ibaret.”

Tahtırevanın perdesi aralandı ve sesin sahibi ortaya çıktı. Parlak bir güneşin doğuşu gibi, varlık tüm bedeninden ışık saçıyordu. Yeryüzüne inen bir ilah gibi, o ışık usulca yere kondu.

İşte o an fark ettim. Olmamasını umsam da bildiğim o Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri çoktan senaryoya girmişti. Güçten bahseden enkarnasyon tereddüt etti ama yine de konuştu.

“Saçmalama… Seni takip edersem güçlü olabilir miyim, olamaz mıyım?!”

Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri, merhamet dolu bir gülümsemeyle konuştu.

“Ahmak. Gözlerinin önündeki gerçeği fark edemiyorsun. Böyle şeylerin hiçbir anlamı yok.”

“Hi-Hiçbir anlamı yok mu?”

“Zaman yığınının içinde sıkışıp kalmış zavallı varlıklar. Şu anda senaryo tarafından aldatılıyorsunuz.”

Tak—Kurtuluş Kilisesi Lideri’nin eli enkarnasyonun alnına dokundu.

“Söyle bana. Seni ‘güce’ kim itti? Neden bu kadar çaresizce güçlü olmak istiyorsun?”

Adam, hipnotize olmuş gibi ağzını açtı.

“Bu… Be-ben güçlü olmak zorundayım… hayatta kalmak için…”

“Hayatta kalmak ne demektir?”

“Hayatta kalmak… canlı kalmaktır işte! Sonra yine güçlenirim ve yine hayatta kalırım…”

Düşünceleri durmuş, takılı kalmış bir plak gibiydi. Ama belki de bu, verilebilecek en dürüst cevaptı.

“Bu mu senin hayatın?”

“Ne…?”

“Tüm gününü güçlü olmak için yaşamak zorundaysan, o zaman ‘hayatın’ nerede?”

Enkarnasyonun bedeni, bilmemesi gereken bir şeyi fark etmiş gibi titredi. Adamın dudakları çaresizce kıpırdadı; bir cevap bulmaya çalışıyordu.

“Şey… o da…”

“…”

“Huh…?”

Adamın gözlerinden bir şeyler süzüldü. İnanamıyormuş gibi, yere düşen gözyaşlarına boş boş baktı. İnsanlar, anlamlandıramadıkları duygularla karşılaştıklarında, onları zorla bir kalıba sokmaya çalışır. Herkes, birinin çıkıp bu durumu çözeceğini umarcasına, sahneyi huşu içinde izliyordu.

Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri yavaşça yaklaşıp adamın gözyaşlarını sildiğinde, birkaç kişi derin bir nefes verdi.

“İşte hikâyelerin tuzağı budur.”

Havaya baktığımda, dokkaebilerin ilgiyle dinlediğini görebiliyordum. Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri konuştu.

“Senaryoların sizi yutmasına izin vermeyin.”

Bu tek cümle, bir bıçak gibi her enkarnasyonun kalbine saplandı.

“Bir gün belki gelecek olan ölüm kurtuluşuna aldanmayın.”

Yeni senaryoya giren tüm enkarnasyonlar, büyülenmiş gibi ona bakıyordu. Sözleri anlayıp anlamadıkları ayrı meseleydi; ama artık herkesin kalbine sızan bir yankıya dönüşmüştü.

“Kurtuluş tam burada, tam şu anda. Olmanız gereken yer burası.”

Şimdide yaşamak ve ‘şimdi’yi korumak. Gelecek tarafından tüketilmemek ve insan onurunu geri almak.

“Tam burada ve şimdi savaşın! Ardınızda bırakabileceğiniz yeni bir hikâyeye kendinizi hazırlayın! ‘Senaryolardan’ kurtuluşa giden tek yol budur!”

Kulağa hoş gelen bir ideolojiydi. Tabii söyleyen kişi Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri olmasaydı.

Başımı çevirip Joonghyuk’a baktım.

“Joonghyuk.”

Bu sırada Joonghyuk kılıcını çekmek üzereydi. Yüzüne vahşi bir düşmanlık yayılmıştı.

“İntihar timleri yetiştirmeye yönelik o abartılı saçmalık yöntemi hiç değişmemiş.”

Joonghyuk’un sözleri üzerine Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri bu tarafa döndü. Göz göze geldiğimiz anda Joonghyuk devam etti.

“Saçmalığı kesip siktir olup gitsen iyi olur, Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri.”

“Sen...”

Bir anda çevreyi devasa bir baskı kapladı, farkına bile varamadan Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri havalanıp bize doğru uçmaya başlamıştı. Egzotik, dalgalanan ghagrası¹ göksel bir cüppe gibi savruluyordu. Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri konuştu.

“Joonghyuk?”

Nedense, Kurtuluş Kilisesi Lideri’nin güzel yüzünde saf beyaz bir gülümseme yayıldı.

“Joonghyuk! Seni ne kadar zamandır aradığımı biliyor musun?”

Başımda, daha önce karşılaştığım herhangi bir enkarnasyonla kıyaslanamayacak kadar güçlü bir uyarı çınladı. Orijinal esere göre bu figürün çok daha sonra ortaya çıkması gerekiyordu. Yani ona dair hiçbir hazırlık yapmadığım bir durumun içindeydim.

Hemen Karakter Listesi’ni etkinleştirdim.

[Özel yetenek Karakter Listesi etkinleştirildi!]

[Bu figür hakkında çok fazla bilgi mevcut. Karakter Listesi, Özet Listesi’ne dönüştürülecek.]

Ardından, daha önce hiç görmediğim bir mesaj belirdi.

[Bu figür hakkında hâlâ çok fazla bilgi var. Özet Listesi kısaltılmaya çalışılıyor.]

[Özetleme başarısız oldu.]

[Bu karaktere ait bilgiler özet listesi hâlinde toparlanamıyor.]

Saçmalık. Bilgiler özetlenemiyor mu? Bir an düşündükten sonra ayarları değiştirip yalnızca karakterin ‘ilk niteliğini’ görüntülemeyi denedim.

[Liste ayarları değiştirildi.]

+

<Karakter Özeti>

İsim: Nirvana Moebius

Özel Nitelik: Reenkarnatör (Efsanevi)

+

Bilgiyi doğruladığım anda tüylerim diken diken oldu. Lanet olsun, demek gerçekten bu piçti. Harap olmuş bir dünyada hayatta kalmanın üçüncü yolu. Gözlerimin önündeki varlık, bizzat üçüncü yöntemin kendisiydi.

Reenkarnatör Nirvana. İnsan, ama aynı zamanda değil.

“Joonghyuk!”

Sevinçle haykıran bir ses. Üzerime doğru yaklaşan piçe bakarken, kılıcımın kabzasını sıkan avucum terledi. Bu orospu çocuğunun düşünce biçimi sıradan insanlardan tamamen farklıydı. Hayatta Kalma Yolları’nı ne kadar okumuş olursam olayım, bilgileri kullanmamın da bir sınırı vardı. O hâlde… ne yapmalıydım?

Nirvana kollarını iki yana açtı ve parlak bir gülümsemeyle bağırdı.

“Yoo Joonghyuk! Benimle bir ol!”

O anda, nasıl kullanabileceğime dair bir fikir aklıma geldi.

____________________________________________

Nirvana, ‘bu dünyada’ gözlerini ilk açtığı anı açıkça hatırlıyordu. İşin tuhafı, o sırada Nirvana bir su böceğiydi.

‘…’

Ve gözlerini açtığı an, bir kurbağa tarafından yenerek öldü. Bir sonraki yaşamında Nirvana bir kurbağa olarak doğdu.

‘Bu kolay bir hayat olmayacak.’

O yaşamda Nirvana, bir çıngıraklı yılan tarafından yenerek öldü. Sonraki yaşamında ise bir çıngıraklı yılan oldu.

‘En azından artık kurbağaları yiyebilirim.’

Ama o yaşamda da bir anakonda tarafından yenildi. Sonraki yaşamında bir anakonda olarak doğdu.

‘Tüm yılanları yutacağım.’

O yaşamda Nirvana güçlü bir canavar türüne evrildi. Ancak çok geçmeden bir krizle karşılaştı. Enkarnasyonlar tarafından avlanıyordu. Ödüllerle gözü dönmüş enkarnasyonlar ona saldırmış, Nirvana ağır yaralar almıştı. Ölümle yüz yüze geldiğinde, avcılardan kaçmak için ormana saklandı.

Ancak sonunda bir adamın dikkatini çekti.

“…Yaralısın.”

Adam, onu görmesine rağmen nedense saldırmadı. Yaralarını sardı ve ardından onu tekrar ormana saldı. Nirvana bu iyiliği anlayamadı, ancak adamın dokunuşunu uzun süre boyunca hatırladı.

Ve bir sonraki yaşamında… Nirvana bir insan olarak doğdu.

[Takımyıldızı Mandala’nın Koruyucusu, yaşamını gözetliyor.]

Birilerinin yaşamını izlediğini fark etti. Bunun, ancak daha sonra Sponsor denen yüce bir varlık olduğunu öğrenecekti.

O noktadan sonra Nirvana, insan olarak yeniden doğmaya devam etti. Bazen mükemmel bir çiftçi oldu, bazen çiftçileri yöneten bir toprak sahibi. Kimi zaman sıradan bir askerdi, kimi zaman askerlerin saygı duyduğu bir Kılıç Ustası. Bazen bir köle oldu, bazen de kölelere hükmeden bir soylu.

Sayısız ölüm yaşadı ve sayısız hayat sürdü.

Sayısız senaryodan geçti.

Ve sonunda, bu evrende yalnızca kendisinin özel bir varlık olduğunu fark etti.

‘Tüm anılarımla yeniden doğan tek kişi benim.’

Bu gerçek onu korkunç bir yalnızlığa sürükledi. Yalnız olduğu için hayatı daha da içtenlikle yaşadı. Sanki bir daha asla yaşamayacakmış gibi. Bu ‘tek seferlik’ hayat her şeymiş gibi yaşadı ve başkalarına da bu yaşam biçimini öğretti.

Ve her seferinde hayata yalnız geri döndü.

Sonra bir gün, bir mesaj ulaştı.

[Büyük zaman çarkına yakalandın.]

[Reenkarnasyon döngün zaman çarkına tabi tutuluyor.]

[Mandala’nın Koruyucusu kaderine acıyor.]

[Gezegen Sistemi 8612’nin senaryosuna katıldın.]

Nirvana, bir adamla yüz yüze geldi.

‘Yoo Joonghyuk.’

Nirvana, kendisi gibi yaşamı tekrar eden ilk varlığın farkına vardı. Yöntemleri farklı olsa da, o da tıpkı kendisi gibi sonsuzluk çarkına bağlı bir varlıktı.

‘Sen benim gibisin.’

Bu düşünce bile Nirvana’ya coşkulu bir kurtuluş hissi verdi.

Bu uçsuz bucaksız evrende onu anlayabilecek tek varlık.

‘Bir önceki yaşamda başarısız oldum. Ama bu sefer farklı olacak.’

Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri, Joonghyuk’a doğru yaklaşıp bağırdı.

“Yoo Joonghyuk!”

Joonghyuk’un iğrenmiş gibi geri çekilişini izleyen Nirvana, derin bir gülümsemeyle tebessüm etti. Büyük çarka yakalanıp Joonghyuk’un ‘zamanı’na bağlandığı günden beri, Nirvana yalnızca bu günü beklemişti.

“Yoo Joonghyuk! Benimle bir ol!”

“Saçmalamayı kes ve ben seni öldürmeden önce defol.”

Joonghyuk’un bu sivri tavrına rağmen Nirvana gülümsemeye devam etti. Artık o sertlik bile ona sevimli geliyordu.

‘Benden nefret ediyormuş gibi davranıyorsun ama biliyorum, beni herkesten çok istiyorsun. Gücüme ihtiyacın var!’

Geçen sefer ona karşı düşünceli davrandığı için başarısız olmuştu, ama bu sefer farklı olacaktı. Nirvana bağırmaya devam etti.

“Sana yardım edeceğim. Bir önceki hayatındaki başarısızlığını unuttun mu? Gerçek yoldaşın yalnızca benim! Sonsuzluk çarkında seni anlayabilecek tek kişi…”

“Senin gibi birine ihtiyacım yok.”

“Ne?”

Sersemlemiş bir sesle soran Nirvana’ya karşılık Joonghyuk, yan tarafına kısa bir bakış attı ve konuşmasına devam etti.

“Zaten bir yoldaşım var.”

Bir anlığına kulaklarımdan şüphe ettim.

…Bu piç az önce ne dedi?

[Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı geç de olsa ortaya çıkıyor ve etrafına bakınıyor.]

[Takımyıldızı Gizemli Entrikacı kıkırdıyor ve ona olan biteni anlatıyor.]

[Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı şoke oluyor.]

[Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı o cümlenin bir kez daha söylenmesi için umutsuzca dua ediyor.]

Nirvana, duyduklarına inanamazmış gibi sersemlemiş bir sesle tekrar sordu.

“Az önce… ne dedin?”

[Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı bu aşk üçgenine bayılıyor.]

[Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı 2.000 jeton sponsor oldu.]

Aşk üçgeniymiş, götüm. Nirvana’nın yüzünün solduğunu görünce bir şeylerin fena halde ters gittiğini fark ettim. Planın gayet iyi gittiğini sanıyordum. Kahretsin.

“Hey, ne diyorsun lan? Biz yoldaş falan değiliz.”

Aceleyle inkâr etsem de Joonghyuk ifadesiz bir yüzle karşılık verdi.

“Söylerken özellikle seni düşünmüyordum.”

Ancak Joonghyuk’un niyeti ne olursa olsun, durum çoktan kötüleşmişti. Nirvana’nın dudakları titredi ve sarsılan bir sesle kelimeler ağzından döküldü.

“Neden ben değilim…”

Nirvana’nın tüm bedeninden ürpertici bir öldürme niyeti yayıldı ve arkasında devasa bir mandala² yükseldi.

Refleksle birkaç adım geri çekildim. Neden Joonghyuk’a yakın olan herkes, onun yoldaşı olarak kabul edilmeyince kafayı yiyor be?

“Neden… neden benim yerime başkasıyla bir oldun!”

Nirvana’nın mandalasından ışık yayıldı. Aceleyle Joonghyuk’a fısıldadım.

“Hey, sen de onu sevdiğini söyle işte. Çabuk.”

“Hayır.”

“Ah, neden? Hadi ama, gözlerini kapatıp bir kere söyle işte…”

Fısıltımı duyan Nirvana öfkeyle kükredi.

“Önümde fısıldaşmayın!”

Ardından Joonghyuk da bağırdı.

“Erkeklerle ilgilenmiyorum!”

[Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı kan kusuyor.]

[2.000 jeton sponsor olundu.]

Nirvana da kan kusacak gibiydi.

“Ben erkek değilim!”

[Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı afalladı.]

“Elbette kadın da değilim!”

Güümm—Güümm— Güümm!

Bu iş tam bir felakete dönüşüyordu. Nirvana’nın huzursuzluğuyla eşzamanlı olarak büyüyen büyü dalgalarını izlerken sinirlerim gerildi.

“Ne yapıyorsun lan? Seni sevdiğini söylüyor. İleride bir şekilde kullanabiliriz…”

“O adam tehlikeli.”

‘Gururuma yediremiyorum demiyor da.’

Gördüğüm kadarıyla Nirvana’nın şu anki savaş gücü, en azından Joonghyuk’unkine eşitti. Üstüne Kurtuluş Kilisesi’nin tüm üyelerini de eklersek, zaferi garanti edemezdim.

“Bir dakika!”

Sonunda öne çıkıp konuştum. Reenkarnatör, ileride işimize yarayabilecek bir karttı. Şu an gereksiz yere karşı cepheye almak için hiçbir neden yoktu.

“Sanırım bi’ yanlış anlaşılma var. Neden onun yerine benimle konuşmuyorsun?”

[Karakter Nirvana Moebius aklını yitirdi.]

“Kurtuluş Kilisesi’ne karşı düşmanca bir niyetimiz yok. Bu herif sadece duygularını ifade etme konusunda pek iyi değil…”

Bilerek abartılı bir oyun sergiledim, hatta Joonghyuk’un omzuna dostça bir şekilde vurdum.

“Aslında biz de Kilise Lideri’nin himayesine girmeyi düşünüyorduk. Geleceği unutup anı yaşamak! Ne güzel sözler. Değil mi, Joonghyuk?”

Elbette bu tür öğretilere zerre kadar katıldığım yoktu. Yıldız Akışı dünyasında geleceği bırakıp anı yaşarsan, anın içinde ölürsün. Bense biraz daha mutsuz ama daha uzun yaşamayı tercih ederdim.

“…Doğru mu? Cevap ver, Yoo Joonghyuk!”

Oyunculuğum işe yaramış olmalıydı; Nirvana’nın baskısı yavaş yavaş azalmaya başladı. Ancak Joonghyuk gram bile yardımcı olmuyordu.

“Saçmalık.”

“Hayır, bir dakika—!”

Bağırsam da artık çok geçti. Nirvana dişlerini sıktı.

“Biliyordum. İkinizi de cehenneme yollayacağım!”

Nirvana saldırdığı anda Yer İmi’ni etkinleştirdim.

[Özel yetenek Yer İmi şu anda güncelleniyor.]

[Eski Yer İmi, yeni Yer İmi ile değiştiriliyor.]

[Yer İmi değişiminin tamamlanmasına 5 dakika kaldı.]

Ne? Şimdi mi?

Bu sırada Nirvana çoktan üç adım mesafeye girmişti. Hareketleri, sanki Rüzgârın Yolu’nu kullanıyormuş gibi hızlıydı.

‘…Hayır, bu gerçekten Rüzgârın Yolu, değil mi?’

Gecikmeli olarak, geçmiş yaşamlarından birinin Kronos’un imyuntar ırkına ait olduğunu hatırladım.

“Kenara çekil.”

Joonghyuk önüme atıldı. Nirvana’nın yumruğunun etrafında yoğunlaşan mandala, Joonghyuk’un Göğü Yaran Yüce Kılıcı ile çarpıştı; bir binanın çöküşünü andıran patlamanın ardından Nirvana konuştu.

“Ne dokunaklı bir dostluk. Yoldaşını kendi önüne koyuyorsun, öyle mi?”

“Kim Dokja, geri çekil! Bu adam—!”

“Yazık.”

Ancak Nirvana’nın sözleri daha hızlıydı. Hayır, sadece sözleri değil, hareketleri de.

“Yoldaşın ölecek.”

Nirvana bir şeyler mırıldandığı anda, onunla kılıç kılıca kilitlenmiş olan Joonghyuk’un bedeni heykel gibi dondu.

[Karakter Nirvana Moebius, stigma Ebedi Kâbus Sv.8’i kullandı.]

Bu tekniği biliyordum. Joonghyuk’a karşı kullanılan en ölümcül teknikti.

Çat… çat… çat…

Joonghyuk’un donmuş bedeninden kıvılcımlar saçıldı. Bozuk bir teneke robot gibi, boynu gıcırdayarak bana doğru döndü. Bana bakıyordu ancak gözlerindeki bakış ona ait değildi.

‘Kaç… Çabuk.’

Joonghyuk artık kendi yarattığı en korkunç travmanın hapishanesine hapsolmuştu. Tek bir kâbusun defalarca tekrarlandığı bir anılar zindanı. Daha önce karşılaştığım Sinema Zindanı’nın boss’unun kullandığı teknikten bile üst seviye bir zihinsel yetenekti.

“Buraya gel, seni küstah ölümlü.”

Joonghyuk’un zayıflıklarını hedef alabilen yetenekler: üst düzey zihinsel yetenekler… Bu inanılmaz bir beceriydi. Reenkarnatörler bile Olasılıktan etkilenirdi. Bu aşamada bu kadar yüksek bir savaş gücüne sahip olması imkânsız olmalıydı.

Nirvana’nın ince kaslarına baktım.

“Seni Nirvana’ya bizzat ben göndereceğim.”

Yakın dövüş yeteneklerinden vazgeçip her şeyini zihinsel ve hızlandırma yeteneklerine yatırmış olabilir miydi? Eğer öyleyse, mantıklıydı. Şu anki Nirvana, zihinsel dayanıklılığı ıslak kâğıt kadar kırılgan olan Joonghyuk için mükemmel bir karşıt karakterdi.

Ama yeteneklerini bu kadar nokta atışı şekilde nasıl yükseltebilmişti?

Birileri ona bilgi vermediyse…

“Kaç!”

Yaklaşan Nirvana’nın önünü kesenler Jiwon ve Hwaranglardı. Joonghyuk’u bile bastırabilecek bir rakibin karşısında olmasına rağmen Jiwon, geri adım atmadı.

“Acele et! Sen de düşersen, Seul için hiçbir umut kalmaz!”

“Güzellik Kralı.”

Jiwon’u o hâlde izleyen Nirvana memnuniyetle gülümsedi.

“Geçen sefer ne güzel kaçmıştın ancak sonunda ideolojimden etkilendin demek!”

Belli ki daha önce yolları kesişmişti.

“Öleceğini bile bile kendini ortaya atmak, bir şeyleri fark ettiğini gösterir. Fevkalade, fevkalade. İnsanlık için yalnızca şimdi vardır!”

“Çabuk ol! Onunla başa çıkamazsın! Yoo Sangah-ssi de, Jung Heewon-ssi de, hiç kimse…!”

Güzellik Kralı sözlerini bitiremeden Nirvana harekete geçti. Durdurmak için ondan fazla Hwarang ileri atılsa da bu, en başından kazanılamayacak bir dövüştü.

Nirvana ellerini hafifçe hareket ettirdi, üzerine hücum eden Hwarangların alınlarına dokundu, dokunduğu anda Hwaranglar birer birer yere yığıldı. Düşünce Enfeksiyonu devreye girmişti.

“Ugh, urrgh, uaaaah!”

Yere düşen Hwaranglar, acı içinde kendi bedenlerini tırmalamaya başladı.

“Fani dünya tam bi’ cehennem!”

Delici bir çığlıkla birlikte Kurtuluş Kilisesi müritleri arkadan sürü halinde saldırdı.

“Şimdi için ölün!”

“Yaşayabileceğimiz tek yer bugündür!”

Tehdit gibi öğretiler haykıran müritler, Hwarangların ve benim üzerime atıldı. Kurtuluş Kilisesi müritlerine karşı el tekniklerimi kullanırken, Nirvana çoktan elini Güzellik Kralı’nın alnına koymuştu.

“Endişelenme, Güzellik Kralı. Güzel varlıkları severim.”

“Ugh, ughhh…”

“Bu yüzden seni öldürmeyeceğim.”

[Karakter Nirvana Moebius, yetenek Düşünce Enfeksiyonu Sv.9’u etkinleştirdi!]

Nirvana’dan beyaz bir aura yayıldı ve Güzellik Kralı’nı sarmaya başladı. Aura uzantıları, dokunaçlar gibi başına saplandı.

“‘Şimdini’ kabul et.”

“Hayır! İstemiyorum—!”

Bu uzantılar aracılığıyla, Güzellik Kralı’nın gizli arzuları bulutlar halinde dışarı taştı. Nirvana bu arzularla alay etti.

“Yoldaşların ölürken lüks bir spa’ya gitmek istiyorsun öyle mi? Aptal ölümlü.”

“Ha-hayır. Ben…”

“Hâlâ göz alıcı bir hayat yaşamak istiyorsun. Oyuncu olduğun zamanlardaki gibi pek çok insanın ilgisini çekmek, onların hayranlığını kazanmak istiyorsun. Kral olmanın sebebi de buydu.”

Nirvana, her şeyi çok eğlenceli buluyormuş gibi gülüyordu.

“Arzularını kabul et. Yoldaşların ölürken bile böylesine acınası düşünceler kurduğunu kabullen. İnsan olarak sen busun. Bu arzuları inkâr edersen, hiçbir şey olursun.”

Güzellik Kralı’nın gözlerindeki ışık yavaş yavaş bulanıklaştı. Bu, kişinin arzularını zorla kabul ettiren, zamanını yalnızca ‘şimdi’ye sabitleyen bir yetenekti.

Bu, Kurtuluş Kilisesi müridi olma süreciydi.

Lanet olsun, Yer İmi hâlâ—

[Yer İmi güncellemesi tamamlandı!]

Bitti!

[Güncelleme nedeniyle Yer İmi’nin verimliliği %20 arttı.]

Yer İmi’ni etkinleştirdim.

[Özel yetenek Rüzgârın Yolu Sv.9 etkinleştirildi!]

Rüzgâr kadar hızlı bir şekilde havada süzüldüm. Muhtemelen Yer İmi verimliliği arttığı için, Rüzgârın Yolu’nun seviyesi bile yükselmişti. Güzel. Bununla birlikte kazanma şansımız olabilirdi. Sersemlemiş Nirvana’ya doğru İnanç Kılıcı’nı savurdum.

Çattt!

Nirvana kılıcı kıl payı savuşturdu ama savrulurken yakası derin bir şekilde yarıldı. Jiwon’a yardım edip ayağa kaldırdım.

“İyi misin?”

“Ah, ah…”

“Yersiz yere suçluluk hissetme. Böyle bir dünyada en huzurlu anları özlemek son derece normal. Ben de odamda uzanıp fantastik romanlar okumak isterdim.”

Biraz geri çekilmiş olan Nirvana yön değiştirip tekrar üzerime uçtu. Ellerini dolduran mandalanın parlak ışığını görebiliyordum. İnanç Kılıcı’nı savurdum.

Kıvılcımlar saçıldı ve ellerim sızladı ancak düşündüğümden daha katlanılabilirdi. Reenkarnatör Nirvana, Joonghyuk’un Transmisyonuna benzer bir Miras yeteneğine sahipti; önceki yaşamlarındaki yetenekleri devralıyordu.

Beklediğim gibi, bu yaşamında yakın dövüş yerine psişik ve hızlanma yeteneklerini geliştirmeye odaklanmış gibiydi.

“Rüzgârın Yolu’nu nasıl kullanabiliyorsun? Yoksa…”

Yukarıdan savurduğum darbeyi karşılarken Nirvana kaşlarını çattı ve sordu.

“O tarafsız adamın bahsettiği kişi sen misin?”

“Epey meşhurum, değil mi?”

“Küstah piç!”

Nirvana’nın avucu ile İnanç Kılıcı bir kez daha çarpıştı. Çarpışmadan doğan mandala garip bir desen çizdi ve ardından art arda beyaz aura ateşledi.

[Karakter Nirvana Moebius, yetenek Düşünce Enfeksiyonu Sv.9’u etkinleştirdi!]

Bunu yapacağını biliyordum.

“Şimdide yaşa! Arzularını kabul et!”

Nirvana’nın bedeninden fışkıran beyaz aura doğrudan bana saplandı. Ancak kaçmadım.

“İnsanlar arzularının kölesi değildir. Biz, arzulara karşı savaşan hayvanlarız.”

[Özel yetenek Dördüncü Duvar etkinleşti.]

Sıızzzz!

Saplanan beyaz aura anında eriyip yok oldu.

Üzgünüm ama ideolojin bana asla işlemez. Çünkü benim ‘şimdim’ burada değil.

[Dördüncü Duvar’ın etkisi, Düşünce Enfeksiyonu’nun etkisini tamamen geçersiz kıldı.]

Kendimi hazırlayıp şaşkına dönmüş Nirvana’ya doğru hücum ettim.

+

Bölüm Sonu Notları:

*¹Ghagra, Hindistan ve Güney Asya kültürlerinde yaygın olan, uzun ve bol yapısıyla dikkat çeken geleneksel bir kıyafettir. Özellikle düğünler, festivaller ve kültürel etkinliklerde tercih edilir.

*²Hinduizm ve Budizm’in eski Sanskritçe dilinde mandala “daire” anlamına gelir. Geleneksel olarak bir mandala, çeşitli göksel dünyalardaki kozmosu veya tanrıları temsil eden geometrik bir tasarım veya desendir.

Yorumlar (2)

Yorum yapmak için giriş yapın

Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Profil Ayarları

K

Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF

Maksimum boyut: 2MB

Kullanıcı adı 3-30 karakter arasında olmalıdır.
E-posta adresi 3-70 karakter arasında olmalıdır.
Şifre en az 8 karakter olmalıdır.
Yorumlar yükleniyor...

Fotoğrafı Kırp

Kırpılacak Fotoğraf

Bölümler

Sorun Bildir

Karşılaştığınız sorunu detaylı bir şekilde açıklayın: