"Buradasın."
Adamın sesi bir göldeki minik dalgalar kadar nazik çıkıyordu. Ancak Jezeneth bunu duyduğunda bütün vücudunu bir titreme sardı.
Daha da aşağı eğilirken ciddiyetini bozmadı.
"Evet. Çağırmıştınız."
Adam yüzündeki o ufak, sarsılmaz tebessümle sadece Jezeneth'e bakarken, mekana kısa süreli bir sessizlik hâkim oldu.
Başını hafifçe yana eğdi.
"Hmm, doğru. Çağırdım."
Telaşsız adımlarla merdivenlerden inmeye devam ederken ayak sesleri boşlukta yankılandı.
"Jezeneth."
Ortamdaki hava ağırlaştı.
Jezeneth'in bakışları keskinleşti ve belli belirsiz yumruklarını sıktı.
"Evet."
"Bitkilerin neden öyle büyüdüklerini biliyor musun?" diye sordu. Ses tonu azarlayıcı olmaktan çok meraklı gibiydi. Cevap beklemeden devam etti.
"...Neden bazıları güneşe doğru kıvrılırken, diğerlerinin karanlığı arayarak toprakta süründüğünü?"
Çevik bir hareketle yeninin içinden kurumuş bir yaprak çıkardı.
"Onları şekillendiren şey kendi iradeleri değil, onlara bakan eldir. Bir bahçıvan." Sonra ona doğru baktı, kızıl gözleri ustura gibi keskinleşmişti.
"İlgiye, sabra ve yönlendirmeye boyun eğerler. Bir bahçıvan zamanla onların doğanın hiç niyet etmediği şekillerde çiçek açmasını sağlayabilir. Kusursuz bir simetri, doğaüstü bir güç, yabanıl kökenlerine meydan okuyan boyun eğmez bir güzellik. Ancak bilinçli varlıklar—"
Merdivenlerin sonuna ulaşıp ondan sadece birkaç metre uzakta durdu. Varlığı aniden etrafını sarmakla tehdit eden sarmaşıklar gibi çok daha boğucu bir hal almıştı.
"O kadar kolay şekillendirilemezler."
Kurumuş yaprağı ellerinin arasında ezdi, yaprak havaya saçılan ufak kırıntılara dönüştü.
"Jezeneth. Yeterli zaman ve çaba harcandığında en yabanıl ağaçlar bile budanabilir." Sanki bir malmış gibi bakışlarını yeniden ona çevirdi.
"Ben de sana o zamanı vereceğim."
"Gel."
Jezeneth'in bakışları titredi. Kendini toparlamak için bir saniye duraksadı ama daha fazla vakit kaybedemeyeceğini biliyordu.
Diz çöktüğü yerden kalktı ve tam hareket etmek üzereyken adamın sesi bir kez daha yankılanınca olduğu yerde donakaldı.
"Sürün."
Jezeneth'in gözleri hızla onunkilerle buluştu ve tüm vücudu kaskatı kesildi. Adamın yüzünde bir gülümseme vardı ancak kızıl gözleri gülmüyordu. Tüm benliğini delip geçen ikiz cehennem alevlerine benziyorlardı.
Jezeneth yere eğilmeden önce dişlerini sıktı. Ellerinin ve dizlerinin üzerine çökerek sürünmeye başladı. Tüm benliği itaat etmemesi için çığlık atıyordu. Bu çok aşağılayıcıydı.
Ama kendini tuttu. Dişlerini sıkarak doğrudan adamın önüne kadar geldi ve ona bakmak için başını kaldırdı.
Adam tepkisiz bir şekilde ona tepeden baktı.
Sağ bacağını öne doğru uzatarak, "Öp," dedi.
Jezeneth bakışlarını indirdiğinde çamur kaplı siyah çizmeleri gördü. Adam bir bahçıvan ayakkabısı giyiyordu ve bahçesiyle ilgilenmekten tamamen çamura bulanmıştı.
Ancak onları temizlemeye hiç niyeti olmadığı apaçık ortadaydı.
Jezeneth söylenenlere itaat ederek titreyen başını aşağı eğdi ve bacağa bir öpücük kondurdu.
Yüzünde nazik bir tebessüm beliren adam memnuniyetle başını sallayarak, "Güzel," dedi.
Geriye doğru bir adım atarken gülümsemesi yüzünden eksilmedi ve Jezeneth'i dizleri üzerinde kalmaya mecbur bıraktı.
Ortamdaki hava yumuşadı ancak kızıl gözlerinin ardındaki o tehditkâr ifade yerli yerinde duruyordu.
"Bunu hissediyor musun, Jezeneth?" diye sordu, ses tonu neredeyse şefkatliydi. "Bu bir aşağılanma değil. Bu bir dönüşüm. Boyun eğdiğin her an, daha büyük bir şeye doğru atılmış bir adımdır."
Jezeneth kendini sabit tutabilmek için tırnaklarını yere geçirdi. Cevap vermeyi reddetti ama sessizliği yeterli bir cevaptı.
Adam hafifçe kıkırdadı; sesi tok ve yankılıydı. "İçindeki isyan ateşi hâlâ yanıyor. Güzel. Eğilenler zayıflar değil, güçlülerdir. Bunun sayesinde çok daha güçlü olacaksın, Jezeneth. Zamanla."
Arkasını dönerek odanın diğer ucundaki bir masaya doğru yürüdü. Masanın üzerinde, cam bir fanusun içine yerleştirilmiş tek ve tuhaf bir bitki duruyordu. Yaprakları hastalıklı bir yeşil tonda hafifçe parlıyor, bir kalp atışı gibi ritmik bir şekilde yanıp sönüyordu. Adam cam fanusu kaldırdığında, bitki sanki canlıymış gibi titredi.
Arkası hâlâ ona dönük bir şekilde, "Bunun ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu. "Buna Venari Çiçeği denir. Nadir bulunan bir çiçektir ama tek başınayken hiçbir işe yaramaz. Başkalarının üzerinden geçinerek, kendine ait olmayanları tüketerek hayatta kalır. O bir parazit."
Başını hafifçe çevirerek ona baktı. "İtiraf etmesi ne kadar acı verse de, tıpkı benim gibi."
Jezeneth ona doğru dönerken gözleri alevlendi ama ağzını açıp tek kelime etmedi. Soyu nesillerdir bu varlığa hizmet ediyordu. Bu, yalnızca onun kan bağından gelenlerin, doğrudan soyun bildiği bir sırdı.
Bir Paragon olur olmaz ve ailenin işlerinin kontrolünü eline alır almaz bu sırra vakıf olmuş ve o zamandan beri ona hizmet etmek zorunda bırakılmıştı.
Adam onu nadiren yanına çağırırdı ve şu an bile onun nihai hedefinin ne olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ancak görünüşe göre bu durum değişmek üzereydi.
Her ne kadar insansı görünse de, Jezeneth içten içe onun insan olmadığını biliyordu. Aslına bakılırsa, onun Eldoralth'ta bilinen herhangi bir ırktan olmadığına emindi.
Uğradığı aşağılanmayı içine atarak onu dinledi.
"Jezeneth. Sana bir hikaye anlatacağım."
Adam tamamen ona doğru döndüğünde, elindeki Venari Çiçeği sanki sesindeki o hastalıklı heyecana tepki veriyormuş gibi hafifçe parlıyordu.
Cam fanusu Çiçeğin üzerine geri yerleştirdi, ona doğru yaklaşmadan önce parmakları kısa bir süreliğine fanusun üzerinde oyalandı.
"Elbette Eldoryalıları ve Mugruel'i biliyorsun. Onların ihanet hikâyesini, çekirdeklerin bölünüşünü ve Eldoralth'ın düşüşünü." Duraksadı, dudaklarına zalim bir gülümseme yerleşti. Bu seferki gülümseme gözlerine de ulaşmıştı.
"Ancak bilmediğin şey... tüm bunların ardındaki asıl sebep. İzin ver de seni aydınlatayım."
Bir adım daha yaklaştı; varlığı boğucuydu, Venari Çiçeğinin yaydığı ışık yüzüne soluk gölgeler düşürüyordu.
"Bu düzlemin üzerinde, Eldoralth'tan bile çok daha gelişmiş ve çok daha acımasız bir dünyada, yöneticilerden oluşan bir soy yaşar. Her şeyin üstünde duran tek bir kan bağı. Korkuyla, güçle ve baskıyla hüküm sürerler. Ve bu soyun başında; hasta ruhlu, çarpık ve oynadığı oyunlarda sonu gelmez bir yaratıcılığa sahip olan bir hükümdar vardı."
Adamın gülümsemesi daha da genişledi ve ağzından çıkan her kelimeyle birlikte ortamdaki hava giderek ağırlaştı.
"Bu hükümdar, o uçsuz bucaksız can sıkıntısı içinde bir oyun tasarladı. Anlayacağın üzere, çok sayıda varisi vardı ve aralarından bir veliaht seçmek... epey sönük bir fikirdi. Bu yüzden bizi—"
Hafifçe kıkırdayıp kendini düzeltmeden önce sesi titredi ve çok kısa bir anlığına duraksadı.
"Onları alt dünyalara gönderdi. Bu bir hayatta kalma mücadelesi veya bir içsel keşif yolculuğu değildi. Hayır, amaç çok daha basitti: Olabildiğince çok dünyayı ele geçirmek. Fethetmek."

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!