Eldoralth'ta bir Paragon'un öldürülmesi imkânsız değilse bile son derece nadirdi.
Paragonlar dünya çapında birer kaynaktı. Değerine paha biçilemeyen kimselerdi. Krallar gibi tapınılan, yaşayan birer silahtılar.
Bir Paragon'un öfkeyle yıkım saçması, şehirleri dümdüz ederek ve milyonlarca insanın hayatını yok ederek onarılamaz bir tahribata yol açmaya yeterdi. Bu nedenle, Paragonlar arasındaki savaşların esamesi bile okunmazdı.
Her iki taraf da sonuçların farkındaydı. Kontrolden çıkıp etrafa saldırmalarına izin verilirse neler olacağını biliyorlardı. Nadiren savaştıkları için savaşta ölmeleri de bir o kadar nadirdi, en azından gezegen sakinlerinin ellerinde.
Ancak, tüm bu gerçekler az önce paramparça olmuştu.
Bir Paragon ölmüştü.
Hem de sıradan bir Paragon değildi; üstün bir ırkın Paragon'uydu. Gerçekten güçlü olanlardan biriydi.
Bunun bir bütün olarak Eldoralth'a kaybettirdiği şeyin ölçüsü yoktu.
Yorowin'in varlığından geriye kalan son kalıntılar gerçeklikten koparılıp parçalanırken, vampyros ırkının tüm ulu kadimlerinin gözünü kan bürüdü.
Akla gelebilecek her açıdan Atticus'un üzerinde birleşen kızıl çizgiler hâlinde ileri atıldılar. Bedenleri o kadar yoğun bir kan susamışlığı yayıyordu ki, sanki savaş alanı bir kan denizine gömülmüş gibi hissettiriyordu.
Silahları yepyeni bir şiddetle parlıyordu. İleri doğru atılırken zırhları yoğun bir kızıl ışık saçıyor, havayı yaran çok sayıda kızıl silahı Atticus'a doğru savuruyorlardı.
Söze gerek yoktu. Niyetleri ortadaydı: Onu paramparça etmek istiyorlardı.
Magnus ve insanlığın Paragonları araya girmek için çaresizce Atticus'a doğru koştular ama yetişemeyecekleri açıktı.
Buna rağmen Atticus'un yüzü sakindi. İfadesi öylesine tepkisizdi ki, sanki paramparça olmasına sadece anlar kalmış gibi görünmüyordu.
Duyuları öylesine keskinleşmişti ki, daha onlar harekete geçmeden niyetlerini hissetmişti.
Algısı tam gaz çalışıyor, dünya zihninde kusursuz bir plan gibi gözler önüne seriliyordu.
Her hareket. Her darbe. Gelecekte yapacakları hamleler. Hepsini görüyordu.
Kızıl silahlar yaklaştı.
Atticus'un dudakları aralandı.
"Parçalayan Fırtına."
Atticus ilk aydınlanmasını kazanıp katananın dördüncü sanatını katananın âleminde kullandığında, bunu sadece manayla yapmıştı.
İkinci kez, diğer düzlemde Elderish'e karşı kullandığında da yine sadece manayla yapmıştı.
Her iki seferde de gücü kısıtlıydı. Ancak buna rağmen, dördüncü sanat o kadar ezici bir güce sahipti ki, her iki rakibini de alt etmiş ve bu süreçte yıkıcı bir tahribata yol açmıştı.
Ama şimdi durum farklıydı.
Atticus böyle bir kısıtlamayla karşı karşıya değildi.
Manası. Ruhsal enerjisi. Özgürdüler. Kısıtlamasızdılar. Muazzamdılar.
Bunun üzerine düşünmüş, gözünde canlandırmıştı. Manası ve ruhsal enerjisini senkronize ederse dördüncü sanat nasıl görünürdü?
Ve zihninde canlanan tüm senaryolarda, bedeninde sadece bir heyecan dalgası kabarıyordu.
Devasa olacaktı.
Aniden, hava değişti.
Çekirdeğinden ve başından göğsüne doğru gök mavisi ve mor bir enerji dalgası hücum etti. Mana ve ruhsal enerji birbirine karıştı, akıl almaz bir ivmeyle dönmeye başladı.
Senkronize oldular. Basınç yükseldi, savaş alanında gürleyen bir uğultu yankılandı.
Ardından—
GÜM!
Enerji dışarıya doğru patladı.
Atticus'tan gök mavisi ve mor renkli bir fırtına koparak bir volkan gibi dışa doğru taştı. Etkisi felaket boyutlarındaydı; fırtına devasa bir ağırlıkla kadimlerin üzerine çöktü.
Vampyros kadimlerinin gözleri tam bir şok içinde fal taşı gibi açıldı. Zaman yavaşlamış gibi görünürken içgüdüleri çığlık atıyordu. Hiç vakit kaybetmediler.
Silahlarını kaldırdılar ve kendilerini siper ederek savunmaya geçtiler, bedenlerinin etrafında kızıl bir enerji patlaması oluştu. Ama bu yeterli değildi.
Fırtına onlara çöken bir yıldız gibi çarptı.
Fırtınanın saf ağırlığı onları farklı yönlere savurdu, bedenleri yere çakılarak sürüklenirken devasa hendekler açtı.
İnsanlığın Paragonları donakalmıştı.
Bu da ne biçim bir güçtü böyle?
Bir an için sanki tüm hareket durmuştu.
Fırtına genişledi.
Savaş alanına yayılarak kilometrelerce bir alanı içine aldı.
Yukarıdan bakıldığında bölgeyi doğal bir afet yerle bir etmiş gibi görünüyordu; gök mavisi ve mor bir girdap yoluna çıkan her şeyi yutuyordu.
Vampyros kadimleri afallamıştı.
Olan biten her şey onları gafil avlamış, işin nereye varacağını kavramakta zorlanmışlardı.
Bu güç... Bunca zamandır kendini tutuyor muydu yani!?
Buna rağmen, buna rağmen siktiğimin vampyros ulu kadimini mi gebertmişti!?
Şokları gezegen boyutlarındaydı. Bu velet daha ne kadar güçlü olabilirdi ki?
Savaş alanının bir ucuna fırlatılmış olmalarına rağmen, kızıl gözleri hep birlikte kısıldı.
Fırtına hâlâ etraflarında şiddetle esiyor, görüşlerini engelliyordu ama onlar yırtıcıydılar. Sadece görme duyularına güvenmiyorlardı.
Niyet. Koku. İçgüdüler.
Duyuları ustura gibi keskinleşti.
Atticus tek bir kişiydi. Onlar ise yedi kişiydi. Başka bir seçenek yoktu. İçlerinden biri için gelecekti ve geldiğinde onun işini bitireceklerdi. Ne pahasına olursa olsun.
17 yaşında bir Paragon mu? Üstün ırkların bile ulaştığı her zirveyi aşmıştı!
Hayatta bırakılamayacak kadar tehlikeliydi.
Sanki aynı düşünceyi paylaşıyorlardı. Kızıl gözleri fırtınanın içinde yırtıcı hayvanlar gibi parlıyordu. Avlarını beklediler.
Vuuuv.
'Burada!'
Önündeki hava yarılırken kadimlerden birinin gözleri heyecanla parladı. Atticus bir anda ortaya çıktı.
Bu işi bitireceklerdi.
Ama sonra, tam bir şok yaşadılar.
Yedi kadimin de gözleri fal taşı gibi açıldı.
Gerçeği fark ettiklerinde bakışları titredi.
Atticus yalnız değildi.
Sadece bir kişi olması gerekiyordu. Ama şimdi... ondan yedi tane vardı.
Tıpatıp aynı yedi silüet, katanaları havada, gök mavisi ve mor gözleri alev alev yanarak çığlık çığlığa onlara doğru hücum ediyordu.
Kadimlerin düşünceleri hep bir ağızdan yankılandı:
'Auralithianlar!'
Ancak Atticus'un zerre tereddüdü yoktu.
Yedi bedenin hepsi kusursuz bir uyum içinde hareket etti. Katanaları tek, pürüzsüz bir hareketle kalkıp indi, havayı yararak kadimlere doğru çığlık atan gök mavisi ve mor enerji yayları doğurdu.
Kadimlerin ifadeleri şiddetle değişti. Silahları savunma yapmak için fırladı.
ÇANG!
Çarpışmanın etkisi sağır ediciydi. Devasa bir şok dalgası fırtınayı yararak savaş alanını temelinden sarstı.
Ama sonra, başka bir şok daha hissettiler.
Onların güçleri... Zayıftı. En iyi ihtimalle orta seviyedeydi.
Kadimlerin kalplerini kafa karışıklığı ve dehşet kapladı. Kızıl gözleri cevap arayarak fırtınanın içinde dört döndü.
Yüzyıllardır ilk defa onu, kendilerini esir alan o tuhaf hissi hissettiler.
Burada, dönüp duran bu gök mavisi ve mor fırtınanın içinde, artık yırtıcı olan onlar değildi.
Onlar avdı.
Sonunda gördüklerinde gözleri donakaldı.
Biri gök mavisi, diğeri mor iki parlak küre, tepelerindeki pusun içinden delip geçiyordu.
Atticus.
Bakışları titredi. Bu bir şaşırtmacaydı!
Ancak tepki verecek zaman yoktu.
Atticus hareket etti.
Bedeni mavi ve mor bir çizgiye dönüşerek bulanıklaştı, geçerken havayı paramparça etti.
Kadimlerin bir zamanlar gurur duyduğu zırhları, darbesinin gücü karşısında kâğıt gibi ikiye yarıldı.
Bir sonraki an, bunu hissettiler.
Başları boyunlarından ayrıldı.
Kopan başları havada süzülürken zaman durmuş gibiydi, kızıl gözleri inanamayarak titriyordu.
Hepsi tek bir şeye odaklanmıştı: Atticus'a.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!