Atticus'ın bakışları kısıldı, gardı sonuna kadar kalkmıştı.
Önünde duran figürün tüm vücudunu kaplayan siyah bir elbisesi ve yüzünü örten kırmızı bir kefeni vardı, tıpkı onun dış iskeleti gibiydi.
Ancak Atticus'ın kendi fiziğini karıştırmasına imkan yoktu. Bu onun birebir kopyasıydı.
'Yine zırhın iradesi mi?'
Atticus'ın aklına anında zihin dünyasında dış iskeletiyle yaptığı ilk savaş geldi. Ancak bu sefer etrafında sadece hiçlik vardı.
'İradem nerede?' diye derin derin düşündü Atticus. Onunla son karşılaştığında iradesinin tüm gücüne sahipti ama şimdi hiçbir şey yoktu.
Daha da kötüsü, Atticus kendini hiç de en iyi durumunda hissetmiyordu. Hem zihinsel hem de fiziksel olarak zayıf hissediyordu; tükenmişti.
Atticus'ın gözleri doğrudan figüre kilitlenmişti, sırtı hafifçe eğikti, yorgunluğuna rağmen savaşmaya hazırdı.
Bir saniye geçti ve Atticus gözlerini kırptı, bu yarım saniyeden bile kısa süren bir eylemdi. Ancak gözlerini açtığında, alnından sadece birkaç santim uzakta parlayan bir katana bıçağı belirdi.
'Hasiktir,'
Atticus hareket edemedi ya da zamanında tepki veremedi. Tam ikiye bölünmek üzereyken, yukarıdan inen beyaz yıldırım dalları bıçak ile Atticus'ın arasında belirdi ve kılıcın inişini durduran kör edici beyaz bir ışık parladı.
Yıldırım figürün etrafına sarıldı, figür elektrik akımına kapılırken şiddetli bir çığlık mekanı sarsıyordu. Beden titreyip sarsıldı, siyah zırhı ve vücudu parçalanarak yerde şekilsiz, küçük yuvarlak bir kütleye dönüştü.
Atticus bakışlarını önünde süzülen yıldırım küresine odakladı, "Büyükbaba?" diye mırıldandı.
Ancak sorusuna bir cevap alamadı. 'O olmalı; muhtemelen sadece o böyle bir şeyi başarabilirdi,' diye düşündü Atticus.
Mümkün olduğunu düşündüğü başka bir açıklama yoktu. Az önce olanlardan kendisinin sorumlu olmadığını çok iyi biliyordu, bu yüzden bu sadece Magnus olabilirdi.
Yıldırım küresi çoğaldı, her biri ortada Atticus olacak şekilde etrafında dönüyordu.
'Beni korumaya mı çalışıyorlar?'
Cevabını alamayacağını anlayan Atticus, bu fırsatı gücünü toplamak için kullanmaya karar verdi.
Bağdaş kurup oturan Atticus, sakin ve sürekli bir şekilde nefes alıp vererek derin bir meditasyon durumuna girdi.
Atticus neden burada olduğunu, yaptığı her şeyi neden yaptığını, neden bu kadar çok çalıştığını hatırlayarak kendine telkinde bulundu. Atticus niyetini tazeledi.
Biraz zaman geçti ama Atticus ne kadar geçtiğinin farkında değildi. Yavaş yavaş, azar azar mekan biraz renk kazanmaya başladı, üzerine yansıyan canlı kızıl bir gökyüzü belirdi.
Atticus iradesi tamamen toparlanana ve mekan yoğun bir kızıllığa bürünene kadar buna devam etti.
Gözleri birden açıldı, yıldırım kürelerinin hiçbir yerde olmadığını fark etti. Atticus onlara aldırış etmeyerek yerde yatan dış iskeletin bilincine doğru döndü. Eli hafifçe sıkılmış bir halde anında derin düşüncelere daldı.
'Düşündüğümden çok daha tehlikeli,'
Liderler zirvesi sırasında, Atticus kaçarken tüm iradesini tüketmişti. Ardından dış iskeletin bilinci ona saldırmıştı.
Atticus o zamanlar bunun üzerinde pek durmamıştı ama şimdi öyle görünüyordu ki zırhı ne zaman kullansa, iradesinin tükenmesi tam bir ölüm fermanından farksızdı.
Ya Magnus burada olmasaydı? Bilinci şimdiye kadar paramparça olmaz mıydı? Direkten dönmüştü.
'Sen bundan daha zekisin oğlum. Onu neden kullandın?'
Atticus içten içe kendini azarladı. Duygularına bu şekilde yenik düşmek gerçekten de ona göre bir şey değildi. Her şeyi, her türlü sonucu unutmuş ve sadece kazanmak istemişti.
Bu sefer kurtulmuştu ama bir dahaki sefere bu kadar şanslı olmayabilirdi.
Bir süre düşündükten sonra Atticus kendi iradesiyle zihin dünyasından çıktı.
Bir saniye sonra, Atticus'ın gözleri kırpışarak açıldı ve kendini tanıdık bir tavana bakarken buldu.
'Hava gemisindeki odam mı?'
Atticus ayağa kalkmaya yeltendiğinde, onu irkilten akıl almaz bir acı hissetti. Ama bununla savaştı ve dik bir şekilde oturdu.
Kollarını kaldıran Atticus, tüm vücudunun yıldırım dallarıyla sarılı olduğunu gördü ancak bunların ona herhangi bir zarar verdiğini hissetmiyordu.
Bakışlarını sola çevirdi, hiçbir şey göremedi. Sonra sağa baktığında, gözleri çok tanıdık yaşlı bir adamın yoğun gri gözleriyle buluştu.
Atticus'ın gözleri faltaşı gibi açıldı ve hemen ayağa kalkmaya çalıştı ama bir santim bile kıpırdayamadığını fark etti.
"Resmiyetleri boş ver, hala yaralısın," diye konuştu Magnus aniden ve Atticus hareketini kısıtlayan her neyse gevşediğini hissedebiliyordu.
Atticus başlarda biraz isteksiz olsa da sonunda söz dinleyerek sırtını duvara yasladı. Adama karşı biraz rahat davranıyor olsa da, bu ona en ufak bir saygı göstermemesi gerektiği anlamına gelmiyordu.
"Nasıl hissediyorsun?"
Atticus sanki nefesini toplamaya çalışıyormuş gibi cevap vermek için bir an duraksadı. "Berbat. Kaybettim mi?" Dönüp Magnus'ın bakışlarıyla buluştu, Magnus birkaç saniye sonra cevap verdi,
"Evet."
Atticus anında sessizliğe gömüldü. 'Demek kaybettim ha,' diye düşündü, battaniyesinin altındaki elleri farkında olmadan sıkılmış, gözleri sönükleşmişti.
Atticus içten içe o savaşın başa baş geçtiğini biliyordu. Bir savaşçı olarak gurur duyması gereken bir şeydi bu ama kendini bir türlü böyle hissetmeye ikna edemiyordu. Tüm bedenini sadece tek bir duygu sarmıştı: yetersizlik.
Bu o kadar kötü, o kadar berbat bir histi ki Atticus soğukkanlılığını korumakta zorlandı, yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi. Bu onun ilk yenilgisiydi, başa çıkmakta çok zorlandığı bir yenilgi.
"Ama rakibin de kazanmadı."
Atticus'ın öne eğik başı aniden havaya kalktı, gözleri büyüdü ve sessizce cevaplar talep ederek Magnus'a kilitlendi.
Magnus hiç vakit kaybetmedi. "İkinizin de çarpışmasına izin verilseydi, sen bilincini kaybedecektin, rakibin ise güç artışını. Çarpışmanın şiddeti yüzünden eninde sonunda ikiniz de ölürdünüz."
Atticus derin, soğuk bir nefes aldı. Ölmeye bu kadar yaklaşmış olduğunu düşünmek... 'Bir dakika, bu şu anlama gelmiyor mu...'
Magnus onun düşüncelerini doğruladı, "Şimdilik kazanan yok."
Magnus'ın açıklamasına rağmen Atticus gülümsemedi. En ufak bir mutluluk kırıntısı bile hissetmiyordu. Bu noktada sonucun bir önemi yoktu. Magnus müdahale etmeseydi yine de kaybetmiş olacaktı; ölecekti.
Kazananı kimin önce veya en son öldüğü belirleyecekti.
Buna rağmen Magnus onu teselli etmeye çalışmadı. Konu hakkında hiç konuşmadı bile. Bakışlarını kararlı bir şekilde Atticus'a sabitleyerek sordu,
"Savaş nasıldı?"
Atticus tereddüt etti ama en sonunda cevap verdi, "İyiydi..."
"Daha net ol," dedi Magnus kesin bir dille.
Atticus bakışlarını aşağı çevirdi ve savaş sırasında hissettiği duyguyu hatırlamaya çalışarak sıkılı ellerine baktı.
"B- Bunu nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Heyecan vericiydi? İyi hissettirdi. Ne yapmam gerektiğini daha yapmadan önce biliyormuşum gibi hissettim ve bu sadece algılarım ve tahminlerimle ilgili değildi. Bu... doğal hissettirdi."
"Güzel, güzel," Magnus'ın yüzünde geniş bir gülümseme belirdi, "Savaşın heyecanını deneyimledin, bunun üzerinde daha sonra uzunca duracağız. Artık eğitiminin bir sonraki aşamasına geçebiliriz."
Magnus'ın konuştuklarını duyan Atticus'ın bakışları istemsizce seğirdi. Yatakta yaralı ve acı içinde yatıyordu! Sadece bu da değil, dövüşü kazanamadığı için inanılmaz derecede kötü hissediyordu ve buna rağmen adam konuyla ilgili tek kelime bile etmemişti, sanki hiçbir önemi yokmuş gibi.
Atticus içinden iç çekti. 'Zaten bebek gibi şımartılmaya alışkın olduğum söylenemez,' diye düşündü.
Dönüp Magnus'a baktı ve ne söylediğini dinlemeye başladı.
"Bir sonraki eğitimin inzivada yapılacak. Savaşın heyecanını çoktan deneyimlediğine göre, şimdi gücünün çok önemli bir yönüne odaklanmalısın: elementlerine."
"Onları kullanış şeklini gördüm, özellikle de hareketlerini. Dışarıdan hiçbir yardım almadan buralara kadar geldiğin için seni takdir etmeliyim. Elementleri sadece tek bir hareketin tanımladığına dair o aptalca düşünceden kurtulmuşsun ama bu onların gerçek potansiyeline ulaşmaktan hala çok uzak.
"Şimdi bir sonraki adımın zamanı geldi. Bu aşamada, her bir elementi gerektiği gibi kullanabilene kadar tek tek çalıştıracaksın."
Magnus odanın kapısına doğru yürümeye başladı.
"Şimdilik dinlenmen için seni yalnız bırakacağım. Gücünü topla. Bir sonraki durağımıza vardığımızda seni çağırtacağım."
"Evet, Büyükbaba."
Magnus kapıya ulaştığında aniden durakladı, bedeni hala kapıya dönüktü.
"Atticus," diye seslendi aniden, "Yenilgilerin ardından toparlanıp daha güçlü bir şekilde geri dönmek, harika bir savaşçı yaratan şeydir. Gençliğimde, şu anki seviyeme ulaşabilmek için kaybettiğim savaşların sayısını unuttum bile. Ama burada, senin karşında bir Paragon olarak duruyorum çünkü tek bir şey yaptım: Asla pes etmedim. Bugün kazanmamış olabilirsin ama başka bir gün savaşmak için hayatta kalacaksın.
"Bırak bu olay seni ateşlesin. Kara kara düşünerek bir saniye bile harcama. Asla pes etme ve daima ilerlemeye devam et."
Atticus hiçbir şey söylemedi, söyleyemedi. Magnus'ın sırtına bakarken yüzünde çoktan bir gülümseme belirmiş, belli bir sıcaklık onu sarmalamıştı.
"Son bir şey daha," Magnus aniden arkasını dönüp sözlerine devam ederken Atticus'ın bakışlarıyla buluştu, "Bugün iyi iş çıkardın."
Bir sonraki saniyede ve Atticus henüz onun sözlerini kavrayamadan, Magnus aniden ortadan kaybolarak Atticus'ı afallamış bir halde bıraktı.
"Eğer kullanmayacaksa neden kapıya kadar yürüdü ki," diye kendi kendine mırıldandı Atticus.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!