Atticus sakince odasının kapısına yaklaştı.
Ruhsoyu utanmazca başının tepesine tünemiş, kendini daha rahat ettirmek için Atticus'ın gür saçlarını ayırmaya çalışırken birkaç saniyede bir kıpırdanıp yer değiştiriyordu.
Bir iki kez sızlandı, ardından yerine yerleşirken halinden memnun bir şekilde cıvıldadı.
Atticus ona izin verdi. Sonuna kadar.
Bu ilişkide gücü elinde tutanın kim olduğu şimdiden belliydi ve bu kişi kendisi değildi. Onun bu tatlılığı karşısında Atticus, küçük canavarın herhangi bir isteğini reddetmeye yüreğinin elvereceğinden şüpheliydi.
'Yakında ona bir isim vermeliyim.' diye düşündü Atticus.
"Hıh, ben o işi çoktan hallettim," dedi Ozeroth aniden.
Atticus tek kaşını kaldırdı. "Öyle mi? İkinizin son karşılaşmasında onu parçalamaktan başka bir şey istemiyor gibi görünüyordun. Ama şimdi ona isim mi veriyorsun? Bu bir buçuk ay epey hareketli geçmiş anlaşılan... Babacık Ozzy."
"Bunun altında bir şeyler arama, Ortak," diye homurdandı Ozeroth. "Sadece ona bir iyilik yapmaya karar verdim! Sürekli ruhsoyu diye çağrılması çok acınasıydı."
Ozeroth inkar etmeye çalışsa da Atticus bunu zerre yutmamıştı.
"Tabii... peki ona ne isim verdin?"
Kısa bir sessizlik oldu.
"...Ozzy."
Atticus donakaldı, eli kapıya sadece birkaç santim uzaklıktaydı. Bunu doğru mu duymuştu? Başını iki yana salladı. 'Burada ne yapmaya çalıştığını anlıyorum. Bunu unutabilirsin.'
"N-Ne oldu, Ortak? Ona cuk oturan bir isim. Hem tatlı hem de gururlu. Kusursuz uyum!"
Atticus gülümsedi. "Sen de tatlısın. Ve bir o kadar da gururlu. O isim senin için özel olarak, sevgiyle seçildi. Gerçekten de bunu çöpe mi atacaksın?"
"Evet! Yüce Ozeroth yüce Ozeroth'tur! Ozzy değil!" Ozeroth zerre tereddüt etmemişti.
Atticus kıkırdadı. "Eh, ne yazık. Hoşuna gitse de gitmese de lakabın bu olacak."
"Ahhh!" Ozeroth anında zihninde öfke krizine girdi ama Atticus kapıdan dışarı adımını atarken onu duymazdan geldi.
Sıcak öğleden sonra havası ona bir dalga gibi çarptı ve Atticus önündeki manzarayı seyre daldı.
Güneş gökyüzünde en tepedeydi ve kavurucu ışınları, hemen aşağısında gözler önüne serilen kaosun üzerine bir parıltı düşürüyordu.
Bir şekilde, bölgenin kalbindeki bir ağacın içinde, en yüksek zirveye tünemişti. Buradan Atticus her şeyi görebiliyordu.
İnsanlar sokaklarda koşturuyor, farklı erzak paketlerini taşıyor ve aciliyet içinde kubbenin sınırlarına doğru akın ediyordu.
Yıkılmış binalarda alevler yükseliyor ve farklı ırklardan insanlar çaresizce onları söndürmek için elden ele kovalar geçiriyordu.
Havadaki korkunun kokusunu alabiliyordu. Çaresizliği hissedebiliyordu.
Sonra Atticus yüzünü gökyüzüne çevirdi.
Aegis kalkanı hâlâ aktifti ve tüm bölgeyi mavi bir kubbeyle kaplıyordu. Ancak onun dikkatini çeken şey bu değildi.
Her yönden kalkana doğru akın eden saf enerji huzmeleri, gökyüzünü kızıl bir ışığa boğuyordu.
Ancak hedeflerini vuramadan önce aegis kalkanında, sadece bölgenin sınırındaki savaş gemilerinden gelen huzmelerin geçmesine yetecek kadar delikler açıldı.
Her bir huzme, gelen saldırıları havada vurarak gökyüzünde patlayan enerji dalgalarını tetikledi.
Kızıl parıltı, aşağıdaki insanların kocaman açılmış, titreyen gözlerine yansıyordu. Çoğu sevdiklerine sıkıca sarılmıştı.
Bu manzarayı tarif edecek tek bir kelime vardı.
Kaos.
'Şok dalgaları bana ulaşmadı.'
Atticus'ın aklına gelen ilk şey buydu. Bir savaş patlak vermişti ve onun bundan haberi bile yoktu.
Az önce çıktığı odaya dönüp baktı ve dış duvarlara kazınmış, titrek bir şekilde parlayan rünleri fark etti.
'Demek bu yüzden.' Rünler onu sarsıntıların en kötü etkilerinden korumuştu.
Algısını tamamen engellememiş olsalar da hâlâ iyileşme sürecinde olduğu için algısını dışarı yaymamıştı ve şu anki durumuyla işe yarar herhangi bir şey hissedebileceğinden şüpheliydi.
'Zorvanlar... hasiktir.'
Durum düşündüğünden daha da kötüydü. Aurora'ya göre Evolari bölgesindeydiler. Bu da demek oluyordu ki...
Oyuk Güneş esnasında içeri sızmayı başarmışlardı.
Aegis kalkanı hâlâ dayanıyordu ama Atticus kristallerin tükenmesinin an meselesi olduğunu biliyordu.
Ve bu gerçekleştiğinde... onu neyin beklediği hakkında hiçbir fikri yoktu.
'Artık boş durma devri bitti.' Dinlenmekten bıkmıştı. Artık harekete geçme vaktiydi. Öncelikle neler döndüğünü öğrenmesi gerekiyordu.
Tam algısını genişletmek üzereyken Atticus duraksadı. Gözleri yana kaydı ve yüksek hızla kendisine doğru yaklaşan bir silüete kilitlendi.
Bir saniye sonra silüet yere inerek Oberon'un yüzünü ortaya çıkardı. Yanında da bariz bir şekilde onu getirmeye gitmiş olan Anastasia duruyordu.
Ancak Oberon, Oberon gibi görünmüyordu. En azından Atticus'ın iyi tanıdığı o adama benzemiyordu.
Oberon titiz bir adamdı. Düzenli. Temkinli. Kıyafetleri her zaman özenli, tertemiz ve tek bir kırışıklık bile barındırmayan türdendi.
Ama şimdi, tüm bunlardan eser yoktu.
Oberon cehenneme gidip gelmiş gibi görünüyordu.
Üzerinde bir aydan uzun süredir hiç çıkarılmamış gibi duran bir savaş zırhı vardı. Yüzeyi kir, kan ve pislikle kaplıydı.
Fakat bundan da öte, göze çarpan asıl şey yüzüydü. Gözaltı torbaları sarkmıştı. Yüzünde yorgunluktan kırıldığını haykıran tükenmiş bir ifade vardı.
Atticus, adamın koskoca bir buçuk ay boyunca adamakıllı uyuduğundan bile şüpheliydi. Yine de sadece uykusuz kalmak, bu kadar uzun süre olsa bile, bir Paragon'u bu hale getirmeye yetmezdi.
Buna hiç şüphe yoktu. Durumun ciddiyeti korkunç boyutlardaydı.
"Kalkanın düşmesine ne kadar kaldı?"
Atticus'ın ses tonu sakindi ama sözlerine eşlik eden ağır aura, Oberon'un içgüdüsel olarak bir adım geri atmasına neden oldu.
'Hani henüz tam iyileşmemişti?' Oberon afallamıştı.
Atticus Ravenstein iyileşme sürecindeydi. Herkese iletilen bilgi buydu. Ve Oberon da bunu kendi gözleriyle net bir şekilde görebiliyordu.
Fakat buna rağmen... aurası hâlâ bu kadar ağır mıydı?
Oberon tam vermek üzere olduğu selamı yarıda kesti. Buna gerek yoktu. Mesaj netti, doğrudan sadede gelmeliydi.
"On yedi gün kaldı," diye yanıtladı. "Ama bu süre her an sıfıra inebilir."
"Ne demek istiyorsun?" Atticus'ın bakışları keskin bir şekilde kısıldı.
Oberon'un ses tonu ciddileşti. Sesini alçalttı.
"Zorvanların elinde Aegis Kalkanı'nı etkisiz hale getiren bir silah var."
Atticus'ın gözleri fal taşı gibi açıldı. "N-Ne?" Saf şoktan dolayı sesi titremişti.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!