Deli gibi etrafı taradılar. Ama Whisker yoktu.
"Gitmiş olamaz," diye mırıldandı Oberon, mantıklı bir açıklama bulmaya çalışarak. "Hepimiz Aegis kalkanının içinde kapana kısıldık."
Mantıken haklıydı ama ne kadar ararlarsa arasınlar Whisker hiçbir yerde yoktu. Sanki buharlaşıp havaya karışmıştı.
Paragonlar bir kez daha en başa dönmüşlerdi.
Hiçbir şeye tutunamıyor, umutsuzca nasıl ilerleyeceklerini bulmaya çalışıyorlardı...
Ve insanların ve diğer ırkların paragonları, en büyük silahlarının bilinci kapalı bir şekilde yatmasının ezici ağırlığı altında boğuşurken... Eldoralth'ın başka bir yerinde, tüm gezegenin kaderini belirleyecek başka bir olay patlak vermek üzereydi.
...
İttifak'ın sayısız kalelerinden birinin içinde, alışılmadık derecede karanlık ve dar bir odada, bir adam yüzü rahatsızlıktan buruşmuş bir halde iki büklüm oturuyor, sanki son gücüyle bir şeyi dışarı itmeye çalışıyordu.
Saniyeler geçip giderken...
Lop!
Ses, suya düşen ağır bir taş gibi yankılandı.
Ardından uzun bir nefes veriş geldi ve adamın yüzü nihayet rahatlayarak gevşedi.
Birkaç saniyelik tuhaf bir sessizliğin ardından odadan çıkıp dar bir koridorda yürümeye başladı.
Koridorun parlak beyaz ışıkları, uzun boylu vücudunu düzgünce saran İttifak'ın gece mavisi askeri üniformasından yansıyordu.
Mekana aşinaymış gibi hareket etti ve sonunda mühürlü bir kapının önünde durdu.
Çok sayıda tarama ve katmanlı güvenlik kontrolünden sonra kapı kayarak açıldı. Gözleri, her biri toprağı bir enerji kulesi gibi delen parlayan dikey bir cihazın etrafındaki istasyonlarda görev yapan operatörlerle dolu devasa bir kontrol odasına takıldı.
Şaşırmış görünmüyordu, bu buraya ilk gelişi değildi. Rütbesi göz önüne alındığında, bu özel Aegis Düğümü ile sayamayacağı kadar çok kez etkileşime girmişti.
Yerine doğru adımladı.
Yanındaki operatör lafı yapıştırmakta gecikmedi. "Hasiktir, Elias! Burası hâlâ leş gibi kokuyor. Ne yaptın oğlum o tuvalete?"
Elias inleyerek sandalyesine yığıldı. "Hiç sorma. Amına koduğumun taşı gibi sertti. Kesin sinir strestendir. Midem stresle asla başa çıkamıyor."
"Aynen, anlıyorum seni. Sadece bir gün kaldı, sonra o mavi piçler tepemize yağacak..."
Elias'ın yüzü asıldı. O gün... Oyuk Güneş. Herkesin korkulu rüyasıydı.
Tek bir kale bile düşerse, bu sonun başlangıcı olurdu.
İşte bu yüzden her bir kale, Aegis Düğümü'nü doğrudan yok olmaktan korumak için bölgesel olarak kendi Aegis kalkanıyla donatılmıştı. Fakat bu koruma kusursuz değildi.
Ordunun görevi sadece Zorvanların İttifak bölgesine sızmasını engellemek değildi, aynı zamanda bizzat düğümleri korumaktı.
Aegis kalkanları her şeyi durduramıyordu. Ses, kuvvet ve şok dalgaları hâlâ içlerinden geçebiliyordu. Yeterince güçlü bir çarpma, düğümlerin dengesini bozabilirdi.
Ve doğrudan bu düğümlere bağlı olan operatörler olarak, her sarsıntıyı, sille gibi vuran her darbeyi hissediyorlardı.
Ancak artan gerilime rağmen, üzerlerine daha da ağır çöken şey, İttifak içindeki mevcut savaşın haberleriydi. Savaş başladığında tüm kılıçların sahada olmayacağını hepsi biliyordu.
Elias dikkatini tekrar monitörüne verdi ama sonra gözleri kısıldı.
"Hey... bunu sen de görüyor musun?" diye sordu yanındaki operatör.
Elias hemen cevap vermedi. Bakışları odada gezindi. Diğer operatörlerin hepsi de kafa karışıklığı içinde kendi ekranlarına bakıyordu.
Kendi ekranına döndü. Ve kaşları daha da çatıldı.
"Erken gelmediler mi?.." diye mırıldandı.
Ekranda, kalelerine doğru yavaş ama kasıtlı bir hızla yaklaşan devasa bir Zorvan savaş gemisi armadası vardı; gökyüzünü kapatacak kadar çoktular.
Yarından sonraki güne kadar başlamaması gerekiyordu.
Ancak bu... bu sayıyla, bunun ana kuvvetleri olduğuna hiç şüphe yoktu.
Aniden kontrol odasını sağır edici bir siren sesi böldü.
ALARM! ALARM!
Tüm kalede alarmlar öterken kırmızı uyarı ışıkları yanıp söndü. Yaklaşmakta olan bir saldırının sinyali orman yangını gibi yayıldı.
Yatakhanelerde, savaşçılar uykularından sıçrayarak uyandı. Yemekhanelerde tabldotlar yere düştü. Eğitim odalarında savrulan kılıçlar anında savaş duruşuna geçti.
Zırhlar kuşanıldı. Silahlar şarj edildi.
Aegis kalkanı hâlâ aktifti ama her asker neyin yaklaştığını biliyordu.
Gözleri gökyüzüne çevrilmiş bir halde kalenin dört bir yanına döküldüler. Yaklaşan filo, altındaki her şeyi karartmıştı. Güneş ışığı kaybolmuş ve geriye yalnızca tehditkâr gölgeler kalmıştı.
Kimisi yutkundu. Kimisi kılıç kabzalarını daha sıkı kavradı. Gerilim tırmanıyordu.
Ancak bir sonraki saniye, biraz olsun rahatladılar. En azından kalkan hâlâ devredeydi ve hazırlanmak için önlerinde en azından bir günleri vardı.
Fakat çoğu kişi zihnini savaşa hazırlarken, Elias gözlerini ekranından alamıyordu.
"...Bu da neyin nesi amına koyayım?" diye soludu.
Filonun merkezinde süzülen tek bir savaş gemisine yakınlaştırma yapmıştı. Diğerlerinden farklı olarak, bunun ön kısmında bir topun ağzına benzeyen, devasa dairesel bir namlu vardı.
Bir savaş gemisine benzemiyordu.
Daha çok bir silaha benziyordu.
Aniden ondan dipsiz siyah bir ışık dalgası yayıldı; saniyeler geçtikçe daha da parlıyor ve yoğunlaşıyordu.
Elias'ın midesine kramplar girdi.
'İçimde hiç iyi bir his yok...'
Top ateşlendi.
Gökyüzünü yarıp geçen simsiyah bir ışın, kaleyi çevreleyen Aegis kalkanına şiddetle çarptı.
Şok dalgasına karşı kendilerini siper ettiler ama hiçbir şey olmadı.
Bunun yerine siyah ışın, sanki kalkanı canlı canlı yiyormuşçasına Aegis kalkanının etrafına yayılmaya başladı.
Kontrol odasındaki her operatörün monitörü kırmızıya büründü. Yanıp sönen hatalar. Sistem çökmeleri. Kritik ihlaller.
Elias o kadar hızlı ayağa kalktı ki sandalyesi arkasına devrilip çarptı. Yumruğunu konsoluna indirdi. "Hayır hayır hayır hayır hayır!"
Ama hiçbir şey işe yaramadı.
"Hasiktir!"
İki yumruğunu da klavyeye geçirip onu paramparça etti, sonra arkasını dönüp kontrol odasından fırladı. Botları koridoru döverken hızla koştu ve kendini yüzey platformuna attı.
Başını kaldırdı... ve dünyası başına yıkıldı.
Işın bir virüs gibi yayılmış, Aegis kalkanını siyah bir hastalığa sarmıştı. Ve sonra, sessiz ve nihai bir anda...
Çatırt.
Kalkan cam gibi paramparça oldu.
Ve o yıkımın siyah örtüsünün içinden, Zorvan filosunun kızıl gövdeleri yarıp geçti.
Zerre tereddüt etmediler.
Silahlar parladı. Toplar şarj edildi.
Kalenin savaşçıları kızıl parıltının altında donakalmıştı. Hava kurşun gibi ağırdı.
Kimse kıpırdamadı.
Kimse nefes almadı.
Tek hissettikleri şey... çaresizlikti.
Sonra darbe geldi.
Gök gürültüsü gibi bir patlama kaleyi paramparça etti. Binalar toza dönüştü. Platformlar ufalandı. Çığlıklar, ateşin ve enkazın ağırlığı altında sustu.
Sadece saniyeler içinde, kaleden geriye çatlak bir toprak ve titreşen alevlerden başka hiçbir şey kalmamıştı.
Ve Zorvan filosu ilerlemeye devam etti... dosdoğru İttifak bölgelerine doğru.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!